19 Ocak 2016 Salı

Hrant hiç güvercin beslemiş midir? (BirGün Gazetesi Pazar Eki - 17 Ocak 2016)



İki gün sonra 19 Ocak ve Hrant Dink’in katledilişinin sene-i devriyesi. “Bir millî mutabakat cinayeti” olarak ortaklaşa icra edilen bu insanlık ayıbı, o gün bu gündür taze bir yara gibi belleklerimizde sıcaklığını koruyor. Kendi adıma itiraf etmeliyim ki, önce yazılarından sonra adına açılan davalardan tanıdığım bu güzel insan ile ilgili iki görüntü, o günden beri gözümün önünden hiç gitmiyor. Birisi malum gösteri toplumunun kafamıza çivilediği, “vurulmuş olarak yerde yatarken” çekilmiş görüntüsü; diğeri ise öldürülmeden önceki son röportajlarından birisinde, bir muhabirin “hakkınızda süren davalarda ceza alırsanız, ne yapacaksınız?” sorusu üzerine, dokunsan neredeyse ağlayacak derecede kırıldığı her halinden belli olarak ve sesi titreyerek söylediği “…ama ama bir gün dahi ceza alırsam yaşamam giderim. Öbür türlüsü şerefsizliktir” sözleri.

Bu iki görüntüye her rastladığımda ya da anımsadığımda, içim sızlar, boğazıma takılan bir acıyla hüzünlenirim. Çünkü ilk karede hiçbir güzel insanın cezasız bırakılmadığının örneği var; diğerinde ise doğduğu toprakları karşılıksız seven, onu vatan bellemiş yürekli bir ülke aydınının, yaşadığı büyük hayal kırıklığını görürüm ben o üzgün sesin dokunaklı titreyişinde. 1915 ve sonrasında yüz binlerce Ermeni’nin zorla tehcir ettirilişi, komşunun komşuya düşman oluşu, erkeleri öldürüp küçük kız çocuklarına el koyarken kirli bıyıkların altındaki pis gülümseyişler, konuşabildiği halde “kimliği açığa çıkmasın” diye ömrü boyunca susan nineler, gece yarılarında uykudan uyandıran kâbuslar, ölüm, kırım, hastalık, anasız babasız kalış ve daha nice zulmün hafıza kaydı var o sesin titreyişinde. “Bunca sene sonra yine mi göç etmek zorunda kalacağız?”ın dayanılmaz yürek sancısı var. Onur, ahlâk var; o hep aradığımız ama bir türlü bulamadığımız insan var.

Öte yandan kendi adıma bu olayın olduğu günü unutmam ise mümkün değil. Öğleden sonra çalıştığım okuldan eve gelip, hızla güvercinlerimi yemlemeye terasa çıktığımı, terasta beni gören yan komşumun “Hrant Dink’i öldürmüşler” cümlesiyle, bilgisayar başına geçip, öfke içinde saatlerce olan biteni takip ettiğimi anımsıyorum. Hatta o gün web ortamında cinayeti “yorumlayanlar”ın verdiği ilhamla, üstelik “nefret tarihine de bir not düşülsün” diye, ırkçılığın sanal boyutlarını teşhir eden bir de yazı yazmıştım.[1]

Bildiğimiz gibi medya dünyası, her ayrıntıyı sömürme ve hemen ertesinde hızla unutmaya o kadar hazır ki, aynı vakitler Hrant Dink’in katledilişinin akabinde son yazısı da medyatik bir sunum, bir reyting yarışı olarak ajanlara düşüvermişti. Belki hissettiğinden, büyük bir huzursuzluk yaşadığından, belki de öyle olmasını istediğinden (ya da hepsi) artık bilemiyoruz ama Hrant son yazısına “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlığını uygun görmüştü. Bu yazıda aldığı tehditlerin ciddiyetinden dem vururken, bu durumla ilgilenmesi gereken kurumların ciddiyetsizliğinden de şöyle yakınıyordu: “Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. … Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce." Bunca yıl güvercin beslememe rağmen o an bu satırlardaki “güvercin” vurgusunun nereye denk geldiğini anlayamamıştım, ta ki o olayı yaşayana kadar…

Güvercin en çok sevdiğim hayvandır. Yıllarca da imkânım olduğu her an besledim bu güzel hayvanları. Bugün gibi besleyemediğim anlarda ise sevdiğini özler gibi özlüyorum onları. Her beslediğim anda da kümesimde mutlaka bir çift beyaz güvercin olur. Bir başkadır beyaz güvercin, asla “barış” ile ilişkilendirilmesinden değil, benzersiz bir güzellik ve soyluluktur ondaki. Bazı türler, tüylerinin rengi ya da üzerlerindeki fazladan çizgilerle değerli görülürken, beyaz güvercin ayrı bir saflığı temsil eder. Dahası güvercin beslemenin en zevkli yanlarından birisi ise onları uçarken izlemektir. Bir erkek için güzel bir kadını izlemek gibidir, havadayken güzel bir güvercini izlemek.

Yine böyle bir çift beyaz güvercinim vardı kümesimde ve vakit Hrant’ın katledilişinden birkaç ay sonrasına denk geliyordu. Çiftin erkeği Beyaz Saya (/Kelebek) uçunca, (güvercin besleyenlerin tabiriyle) yıldıza çıkardı; sonra oyun yaparak hızla aşağıya iner, ertesinde bu ritüel tekrarlarla ve yorulana kadar devam eder, nihayetinde gösterisini tamamlardı. Yine de bu onun içgüdüsüydü, öğrenmiş olduğu değil, kendiliğinden yaptığı bir şeydi. Kümesin kapısını açmamla birlikte onu yıldız’da bulmam bir olurdu. Ama kuş besleyenlerin bildiği üzere, bu kesinlikle makbul bir durumun adı değildi. Çünkü yükselmek demek, oradaki alıcı kuşlarla karşılaşarak, mevcut riski arttırmak, onların saldırılarına karşı koymak ve amansız bir hayatta kalma savaşı içerisine düşmek anlamlarına da geliyordu. Nitekim Beyaz Saya daha önce buna benzer birkaç ufak badireyi de hasarsız atlatmıştı. Ta ki o güne kadar…

Yine bir akşamüstü, eve gelmiş sabahtan beri dışarıya çıkmak isteyen terastaki güvercinleri salmıştım. Beyaz Saya yine kümesten uçarak çıktı, birkaç dakika içinde tek başına gökyüzünün en tepesine ulaştı. Keyifle uçuyordu ki aniden bir atmacanın saldırısına uğradı. Maalesef böyle durumlarda bizlere sadece çaresizce aşağıda beklemek kalıyor. Gözlerinizin önünde av ve avcı, et derdindeki yırtıcı ile can derdindeki mağdur bir ölüm kalım yarışı içine giriyor; tek yapabildiğiniz güvercinin kurtulmasını beklemek ve eğer ele düşerse de daha az acı çekerek ölmesi dileğinden başka bir şey değil. Yerdeki güvercinlerin de tek gözlerini havaya dikerek korku dolu bakışlarla izledikleri bu on saniyelik kovalamaca, sanki bir ömre bedeldi. Atmaca taktik icabı güvercini ormanlık alana doğru kovalarken, ikisi de bulutların arasında kaybolup gittiler. Yapılacak bir şey yoktu, geriye kalanlar yere inip karınları doyurdular, Saya’nın dişi olan eşi bütün bu olan bitenden habersiz, yumurtalarının üzerine yatmaya gitti ve gece başladı.

Aynı günün gece yarısına birkaç saat kala kapı çaldı. Gelen yan komşumdu ve elinde atmacaların saldırısından kurtulmuş Beyaz Saya vardı. Komşum onu, bahçesinde bir ağacın dibindeki çiçeklerin içerisine sokulmuş biçimde bulduğunu, benim olabileceğini düşündüğünü söyledi. Nasıl sevindiğimi anlatamam mümkün değil. Ellerime aldım, öptüm, kokladım; sonra hızla her tarafını kontrol ettim, hayır, yarası yoktu, sapasağlamdı ya da ben öyle sanıyordum. Hemen kümese koştum ve ışığı yaktım, yere yem attım. Diğerleri yeme koşarken o bir köşeye çekildi. Heyhat yuvasının önünde ihtişamla kabarıp öten kuş gitmiş, yuvasını bile bulamayan, bir köşeye sığınmış, suskun, dünyaya küsmüş bir kuş gelmişti. O olaydan sonra yemeden içmeden kesilen, kanatları sağlam olduğu halde onları tedirginlikle büzen ve 3 m yüksekliğindeki çatıya kadar bile uçamayan bu beyaz güvercin, ancak üç hafta hayatta kalabildi. Sapasağlamdı, fizikî olarak hiçbir şeyi yoktu ama o yükseklerde ne yaşadıysa minik yüreği onun ağırlığına dayanamamıştı.

İşte ben o gün öğrendim “güvercin tedirginliği”nin ne anlama geldiğini. Çünkü tedirginlik, sadece bir insan özelliği değildi. Doya doya uçmak için geniş bir gökyüzü varken bir güvercinin; okuyacak, yazacak, sevecek, sevilecek, paylaşacak, birlikte yaşayacak bir dünya varken insanın ömrünü tüketen lanet bir duyguydu tedirginlik… Hangi ideolojik bataklıktan gelirse gelsin, sizlerin yaşama hakkı dahi olmadığını düşünen, kendilerini ülkenin (/gökyüzünün) asıl sahibi varsayan “alıcı kuşlar” beklerken karşınızda, Hrant’ın kırılmış yüreğinden çıkıp gelen korkmuş titrek sesti “güvercin tedirginliği”. Nasıl ki bu yırtıcılar, bir güvercinin özgürce uçması gereken gökyüzünde onun minik yüreğine korku salıp, kolunu kanadını büzerek tedirginlik içinde bir köşeye çekilip, orada ölümü beklemesini sağlıyorlarsa; Hrant’a kıyanlar da bizlerden daima susmamızı, olan bitenlere sessiz kalmamızı, şehirlerin içerisinde arkamızı kollayarak hızla çarpan bir kuş yüreğiyle dolaşmamızı, köşemize çekilip vicdanımızı yiyip bitirmemizi, hüzün dolu tedirginliğimizle baş başa, kahrolarak yaşamamızı istiyorlar.

Beyaz Saya’nın tedirginliği, belli ki bir pençe mesafesiyle ölüm ile yüzleşmiş olmasındandı. Bir daha uçsa aynı yükseklere ne yaşayacağını bilmenin üzüntüsüydü onunkisi… Tıpkı bir insanın, sadece insan olmanın gerektirdiği tavırları sergilemesi, bir vicdana, ahlâka sahip olması, inandığı doğruları söylemek için özgürlük talep etmesi ve bunlar neticesinde başına neler gelebileceğini bir lahza da olsa düşündüğü o kahredici anlarda yalnızlık içinde yaşadığı derin tedirginlik gibi. Barış, kardeşlik, sevgi vb. adına ölümü, işsizliği, muhtaçlığı, sevdiklerinden ayrılmayı, mapus damlarında çürüme ihtimalinin tetiklediği uykusuz gecelerde ortasında kaybolunan huzursuzluk labirentlerindeki gibi. Tıpkı onlarca yıldır olduğu şekliyle bugün de bu talihsiz ülkede yaşananlar, başımıza gelenler, gelme ihtimali olanların “güvercin tedirginliği”, vicdanımızın derinliklerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Tedirgin oldukça, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz; uzaklaştıkça da tedirginliğimiz artıyor. “Dokunulabilir güvercinlerden” oluyor, büzüşüyor ve kendi içimize çekiliyoruz. Bu insan olma savaşı ve yaşama mücadelesinin yarattığı tahribat ise asla tarif edilebilir gibi değil.

Bugün yine ve daha şiddetli biçimde bir güvercin tedirginliğindeyiz; ürkek ve herkesin daha iyi yaşama, güzel bir geleceğe dair beklentilerini en alt düzeylere çeken, sinsice benliğimize yayılan, ürkek bir güvercin tedirginliği... İşte bu yüzden, Hrant hiç güvercin beslemiş midir, bilmiyorum ama o Beyaz Saya’dan sonra “güvercin tedirginliği nedir”, “nasıl yaşanmaktadır” artık çok iyi biliyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder