22 Şubat 2016 Pazartesi

Bir Problem Nesnesi Olarak İnsan (BirGün Gazetesi Pazar Eki - 7 Şubat 2016)



Bu yazıyı 1 Kasım Seçimleri’nden sonra yazsaydım, seçim sonrasına denk gelen “bir öfke patlaması” biçiminde değerlendirilmesi kuvvetle muhtemeldi. Hâlbuki bu metinde yer alacak tespitlerin “oy verme” ile bir bağ kurma gibi bir amacı yok. Bilakis bu yazı, ülkenin genel ahvalinde olan bitenlere bakarak her melanetin başında yaygın bir “insan problemi” olduğunu tespit etme gayesi taşıyor. Öyleyse bu derece merkezî öneme sahip insana dair bir problemin kaynaklarını nerelerde aramalıyız? Ya da bu insan malzemesini, temel problem haline getirebilecek yakın zamanlı toplumsal gelişmeler hangileri olabilir?

Bilindiği üzere, üretim tarzları değiştiğinde, insanların yaşam, kültür ve birbirleriyle olan tüm münasebetleri de peşi sıra hızla değişmeye başlar. İnsanlık tarihi bunu vaktiyle, hem de en şiddetli biçimde, tarım toplumundan kapitalist sanayi toplumuna geçişte yaşamıştı. Zira bugün yaşadığımız sıkıntıların hazırlayıcısı da 1970’lerden 80’lere uzanan süreçte Fordizm’den Post-Fordist esnek üretim ile birikim sürecine geçişti ve aslında tüm dünyadaki yeni değişimin ilk habercisi de bu oluşumdu. Mal ve hizmetler ile sermayenin küresel ölçekte daha rahat dolaşım imkânlarına sahip olmasını sağlayan teknolojik gelişmelerin de aynı yıllara denk gelmesiyle birlikte, daha düşük maliyetlerle daha çok verimliliği esas alan, hem emek girdisinde hem de üretimde esneklik modelini uygulayan bir üretim tarzı, o zamandan günümüze günlük hayattaki tüm ilişkileri büyük bir baskıyla değiştirmeye başladı. Böylelikle son 30 yıl, dünya tarihinin gördüğü en hızlı toplumsal değişimlerin yaşandığı yıllar oldu ve bizler hâlâ bu sıkıntılı dönemin içinden geçiyoruz. Tabi ki bu derece baskıcı ve zora dayalı hızlı değişimlerin, toplumsal çözülme ve değer erozyonlarına da neden olması kaçınılmazdı.

Üstelik aynı gelişmenin Türkiye’ye yansımaları da pek farklı değildi. 1980 yılında, önce 24 Ocak Kararları ve hemen ertesinde gelen 12 Eylül Askerî Darbesi, iktisadî değişimin karşısındaki örgütlü emek güçlerinin bilinçli biçimde tasfiyesine girişirken, sermayenin önünü de olabildiğince açtı. Bu zamanlarda kişisel “sınıf atlama” hayallerini besleyen “çağ atlama” sloganı, herkesin gün gelip sadece kendi çıkarının peşinde koşacağı günleri müjdeler biçimde, ülke sathında liberal bir gururla dalgalanıyordu. Dahası o vakitlerde ABD destekli “Yeşil Kuşak Projesi”yle İslâmcıların rüyalarında bile göremedikleri şeyleri darbeci askerler gerçekleştiriyor; din dersleri zorunlu oluyor, İmam Hatip Liseleri ilçelere kadar yaygınlaştırılıyor ve kitleleri daha kolay yönetmenin kadim formülü dinselleşme olarak (2000’lerde adı “Ilımlı İslâm” olacak) yine ve yeniden vizyona çıkıyordu.

Aynı dönemden günümüze uzanan bir başka önemli gelişme de, asıl mücadele alanı olan paylaşım ve eşitlik problemlerinin silikleştirilerek, karnı aç, işsiz ama “inancından asla taviz vermeyecek” insanların ortak tavırlarının kökeni olarak kültür ve inancın, politik alanın “aslî unsuru”, ana mücadele nesnesi haline gelmesiydi. İnsanlar arasındaki en önemli iki ayrışma vesilesi olan kültür ile inancın yükselişi, birincisinde etnik ve kimlik taleplerinin politik alanın ateşini yükseltmesiyle neticelenirken; ikincisinde ise inanç özgürlüğünün diğer tüm özgürlükleri yutmasıyla son buldu. “İnancımdan/bayrağımdan başka sahip olduğum bir şey yok” duygularının yaygınlaşması, ekonomik talepleri ve emek sömürüsünü arka plâna attı. İşçi mahalleri dönüşüp, ırkçı ve İslâmcı renklere büründü. Bununla birlikte kültürel istekleri demokrasiyle çözmeye çalışan ülkeler süreci daha az sıkıntıyla atlattılar; bu istekleri meşru görmeyenler ise bölünmeler ve bitmek bilmeyen iç çatışmalar içerisine düştüler. İnanç özgürlüğü taleplerinin geldiği noktayı görmek için de (tek etken olmamakla beraber) İslâm coğrafyasının bugünkü hâl-i pûr melâline bakmak, belki şimdilik yeterli gelebilir.

Diğer taraftan evrensellik düşüncesinin zemin kaybetmesine karşılık olarak canlanan yerellik, “yerel olduğunu düşündüğü” unsurları değerli kılmaya çalışırken, insanlar nezdinde bir zihni yarılmaya da sebep oldu. Yerellik, kültür ve inanç üzerinden kimliğe dönüşürken, maçlarda gol sonrası tekbir getirmekten, Kabe maketini tavaf etmeye, oradan köprü ayaklarını cami minaresine benzetmeye kadar varan envai çeşit simülasyon ortalığı sardı. Yerelliğin yeniden keşfiyle, artık herhangi bir olayı evrensel insan hakları ya da hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirmek hem önemini yitirdi hem de sıradan insanın böyle bir şahsî sorumluluğu kalmadı. Dolayısıyla yerelin biçimlendirdiği yeni insan malzemesinin, en insanlık dışı eylemleri bile yerel bir dil ve onun pekiştirdiği söylemler ile gönül rahatlığıyla savunduğuna da şahit olmaya başladık. Hukuktan toplumsal ilişkilere kadar yerellik, topyekûn olarak, bir duygusal bağlılık eşliğinde taşralı değerleri merkeze taşıdı. Bu yüzden bugün “yerli ve millî anayasa” fikrinin nereden vücut bulduğu, hiç şaşırtıcı gelmemelidir.

Öte yandan üretim tarzının, politikanın merkezinin değişmesi gibi vb. etkenler, kendisini en net biçimde, insanlardaki değerler kaybında gösterdi. Fakat burada erozyona uğrayan “değerler”den, dinî değil, aslen insanî değerlerin yitirilmesi anlaşılmalıdır. Zaten bir açıdan da İslâmcılar, bu “değerlerden” sadece “İslâmî değerleri” anladıkları ve bunu da politik olarak iyi pazarladıkları için iktidara geldiler. Onların reçetesi, “kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmak için dindarlaşmak”, “gerçek İslâm”a dönmekti ve insanlar “dindarlaştıkça” saflığa, bozulmamışlığa döneceklerini, kaybettiklerine ulaşacaklarını sandılar, sanıyorlar. Hâlbuki kapitalist piyasa içindeki tüketim, sadece mal ve hizmetlerin tüketimini kapsamaz; sorun bir sistem sorunudur ve eğer bunun bilgisine sahip değilseniz, ancak herhangi bir dinî ve etnik unsura bağlı olmadığı anlarda kıymetli olan duygular, idealler, samimiyet, doğruluk, dürüstlük vb. insanî değerlerin de aynı hızla tüketildiğini fark edemez, hep bir öz/saflık arayışına girersiniz. Üstelik değerlerin tüketilmesi, insan tutarsızlıklarını da arttırır, ahlâk problemleri yaygınlaşır, (bugünlerde sıklıkla rastladığımız şekliyle) herkesin “ötekisi” olan vicdan yaşanan tüm rezillikleri aklama mekanizması gibi çalışmaya başlar. Ahlâk ve vicdan kavramları, sıkça kullanılan kavramlar olur ve bu hâl onların varlığına değil, bilakis acınası yokluğuna delalettir.

Dahası hızlı değişim dönemlerinin insan profili, biçimsizdir (/amorf). Aynı anda hem o hem de bu olmayı becerebilen; bunun ortaya çıkardığı tutarsızlıkları benliğinde hissetmeyen, tutarsızlıklarla yaşamayı “gerçek özgürlük” olarak içselleştirmiş insan kitleleri bir toplumda ne kadar fazlaysa, o toplumda anlam o derece gözden düşmüştür. Sabah arabeskle başlayıp akşam klasik müzikle uyuyan, profiline manken fotoğrafı koyup “kadınları örtünmeye” çağıran, nick name’i “lonely wolf” olup paylaşımlarında herkesi “Türkçe konuş” diye uyaran, sosyal ortamlarda ayet paylaşıp yapmadığı rezillik kalmayan, “muhafazakâr” olduğunu söyleyip millî/dinî konular dışında (örneğin ülkenin kamu varlıkları satılırken, ormanı, suyu, ağacı, toprağı üç-otuz paraya peşkeş çekilirken) herhangi bir hassasiyeti bulunmayan insanlarla çevrilmiş durumdayız. Görüldüğü gibi anlamın kaybı, tutarsızlıkların da zaferidir.

Keza bu insan malzemesindeki deformasyonun nedenlerinden birisi de bir okuma kültürü kazanamadan (özel televizyonlarla birlikte) görsel kültürün içine düşülmesi, böylece görselliğin biricik “bilgi” edinme vasıtası olarak sivrilmesidir. Aynı dakika içerisinde hem ağlayıp hem de gülünebilen, dizi, eğlence ve yarışma programlarıyla geçen en değerli zamanların arasına “entelektüel boşluğu” doldurmak için serpiştirilen tartışma ve haber programları aracılığıyla insan zihninin giderek bir medya çöplüğüne dönüşmesi, belleğinin bulanıklaşması ve neticesinde toplumsal rızaya bile ihtiyaç duymayan bir kötülüğün düşünceyi işgal etmesi. Kitle iletişim araçlarından evlere ulaşan ideolojik bombardıman sonucu geriye dönüşü zor bir bilinç kaybını da bunun yanına eklediğimizde, medya müptelası olmuş bu büyük kitlenin daha kolay yönetilmesinin de önü açılır. Bu vaziyet, tabi ki en çok politik iktidarın işine gelmektedir. Hani sık sık “insanlar bunu nasıl göremez” deniyor ya, aslında insanlar belki bir şeylerin farkında ama o farkında oldukları kıymetli anların hemen ertesinde bilinç karıştırıcı başka ideolojik mekanizmalar derhal işleme giriyor, anlam itinayla bozulup yok ediliyor.

Tabi buradaki ideolojik tahakkümü destekleyici ve insanları anlamdan uzaklaştırıcı başka etkenler de mevcut. Öncelikle 1990’ların ortalarından itibaren uygulanan eğitim politikalarıyla mevcut eğitimin önce öğrenci seviyelerine indirilmesi sonrasında da dinselleştirilmesi, bilimle arasına mesafe koyup bilgiden, kör topal bir rasyonaliteden bile uzaklaşıp metafiziğe yönelen büyük bir insan kitlesini de ortaya çıkardı. İflah olmaz bir yüzeysel bilgi alışkanlığı eşliğinde, okuduğunu anlamaktan aciz olma hâli metafizik düşünceye kapı araladı. Örneğin, basit de olsa geçen yıl Google’da “en çok aranan” üçüncü kelimenin “rüya tabirleri” olması, bu bakımdan oldukça manidar. Bunlar neticesinde zaten sınırlı orandaki eleştirel akıl ve analitik düşünce de iyice köreldi. İnternet gibi bağımlılık yaratan bir teknolojik kolaylığın da aynı döneme denk gelmesiyle birlikte, herkesin aklına ilk geleni yazıp paylaştığı ve böylelikle cehalet ile kötülüğün tarihte hiç olmadığı kadar hızla yayıldığı bir döneme adım attık. Bilgi ve onu edinme süreçleri de fazlasıyla gözden düşünce, okumak, araştırmaktansa hızla Google’a yazılacak ve iki milyona yakın referans içinden reçete kısalığındaki “doğru” bilgileri bulma eylemi, daha makbul ve tercih edilir oldu. Bilginin itibarsızlaştırılması, öğretmenden aydınına, eli kalem tutandan bilim insanına kadar herkesin aynı toplumsal itibar kaybından nasibini almasına da yol açtı.

Diğer taraftan bu yeni insan malzemesinin artık bir “millî tavır” gibi sergilediği “ama, fakat, lakin” ile başlayan cümleler de hepimizin malumu. Geneli, ama, fakat, lakin kelimelerine kadar Dünya’nın belki de en “özgür” anayasalarından biri olabilecek 1982 Anayasası’ndan başka yasa tanımamış bu insan topluluğunun bildiği en iyi şeylerden biri de yaşanan insanlık ayıplarını aynı kelimeleri ayraç yaparak örtmekte kullandıkları “mağduriyet” söylemleri. Bu bitmez tükenmez “mağduriyet” mesajları, bir kesimin ustalığında yoğrulsa da sadece bu kesimi kapsamıyor. Çünkü herkes için “mağdur olmak”, politik anlamda “iyi bir şey”e karşılık geliyor ve sonradan yapılacakların/meşru gösterilecek insanlık ayıplarının mazereti yerine geçiyor. Sağ olsun devlet, farklı oranlarda da olsa, herkesi bir biçimde mağdur bıraktığı için, maalesef ülke insanının mağduriyet ile kurduğu duygusal ilişkinin asla bir sonu gelecekmiş gibi de görünmüyor.

Sonuç olarak, bütün bunların etkisiyle Türkiye’deki yaygın insan malzemesini en iyi tanımlayan kavram, vasatlık (mediocrity) olabilir. Koca ülke bugün, ortalamanın da altında bir vasatlığın içinde hapis olmuş durumda. Yukarı çıkmak isteyenin, politikacıların aşağılamaları, halkın nefret gösterileriyle yaka paça aşağı çekildiği, iyice dibe inilmesine de müsaade etmeyen bu vasatlık rejimi, ırkçılığın, dinci faşizmin mayalandığı asıl alan. Lümpenleşmeyle de açıklanabilecek bu durum, ezilenlerden olmalarına rağmen tüm gerici plânlara iştahla katılan, gururları ve vicdanları menfaatleriyle orantılı olarak kolaylıkla zemin değiştirebilecek, demokrasiyi kendi taşralı değerleri üzerinden yorumlayan, yukarılara boyun eğmenin bedelini aşağıdakilerden çıkaran, şiddeti “doğal bir tepki” biçiminde gören lümpen kitleleri de bağrında taşıyor. “Peki ya çare ne?” diye soranlara yanıtım: Yeni bir nesil, yeni söylemlerle beraber yeni bir yorumlayış tarzı, yeni politikalar… Fakat baştan kabul edelim ki, bu epeyce zaman alacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder