11 Mayıs 2017 Perşembe

Bir “değerler boşluğu” olarak politik söylemin dinselleşmesi (BirGün Gazetesi Pazar Eki - 07 Mayıs 2017)

“…Konuşmacı, önünde mikrofon, bağırıyordu:
‘Güneş sizlerin üstünden doğacaktır. Güzel günler yakındır. Sağ olun var olun.’
Ne bir alkış, ne bir ‘yaşa.’ Sadece put kesilmiş öyle bir kalabalık.
Konuşmacı elini kaldırmış, sözcüklerin üstüne basa basa bağırıyordu:
‘Benim canım kardeşlerim, o güzel günleri hep birlikte yoğuracak, doğmamış güneşleri doğuracak, pişmemiş aşımıza soğuk su katanları hep birlikte kurutacağız...’
Çıt yok.
Üç beş alkış olsa, konuşmacı bunu çoktan dinleyicilerin nutuk sonlarındaki coşku gösterisi niyetine kabullenip inecekti kürsüden. Ama karşısında sanki yığınlar yok, ölüleri ayakta duran bir mezarlık vardı. En ufak bir tepki alamıyordu ve son bir umutla sözü uzatmaya çalışıyor, başarılarını eskiden denediği beylik nutuk cümlelerini art arda sıralamaya devam ediyordu:
‘Yüreği ak, alnı pak, özü doğru, sözü doğru...’
‘Bu topraklar için toprağa düşen...’
‘Bir lokma ekmeği öküzüyle bölüşen...’
Ne bir kıpırtı, ne bir mırıltı. Binlerce insana değil, sinir bozucu yankısız bir boşluğa konuşuyordu. Bir hırs basmaya başladı içini. Hani neredeyse,
‘Ulan kanınız mı dondu, hiç değilse yuh çekin budala herifler!...’ diye bağırmak üzereydi.
‘Yalınayak, karnı aç, çulsuz dolaşan...’
Ta ortalardan pısırık bir ses:
‘Allahtan bahset’ dedi.
Önlerden bir ses tekrarladı:
‘Allahtan bahset.’
Ve taş kesilmiş, susan o yığın, bir anda dalgalanıp uğuldamaya başladı:
‘Allahtan bahset...’
‘Allahtan bahset...’
‘Allahtan bahset...’
Konuşmacı:
‘Ben imam değilim, Allah’ı camide konuşuruz, kutsal konuları günlük konulara karıştırmayalım arkadaşlar’ diye bağırdı.
Sonra bir şeyler söyledi, ama sözleri duyulmadı. Biri hoparlörün telini koparmıştı.
…”
Yukarıdaki satırlar Çetin Altan’ın “Viski”1 adlı romanının giriş bölümünden alınma. Bir mitingin tasvir edilmeye çalışıldığı bu giriş satırlarının sonunda, kürsüdeki “konuşmacı” dinleyen kitle tarafından linç edilerek öldürülür. Tek kabahati, kitleye onların bekledikleri dilden ve o dilin vaatleriyle seslenmemektir.
Ne mutlu ki, bugün insanların duymak istediklerini, hem de hiçbir süzgeçten geçirmeden, bizlere söyleyen politikacılara ve onların ülke sathına yayılmış mikro benzerlerine sahibiz. Zira artık meydanlarda ya da kamusal ilişkilerde “tanrının kelâmlarından” bolca bahsedilirken, Dünya’da “üniversite mezunu işsiz” sayısında “bir numaraya” yerleşmemiz ülke gündeminde öncelikli bir yer işgal etmiyor. Bu sebeple, “tanrının kelâmının” sıradan günlük işlerin plânlanmasında veya ülke politikalarının muvaffakiyetinde ne gibi bir yararı/alâkası var, tarzı soruları ise zaten çoktan geçtik. Hatta toplumun dinselleşmesini neden, ısrarla ve en çok muktedirlerin istediklerini sormak da giderek bu minvalde anlamsızlaşıyor.
Ne var ki politik dilde çoğu kez cümleler sadece bu tarz vaatler ve temenniler ile başlayıp bitiyor. Zaten politikanın asıl konusunun (eşitlik, özgürlük, adalet vb.) zemin kaybetmesi ve gerçek nesnesinin (iş, ekmek, gelecek mücadelesi vb.) değişmesi de artık bir sorun değil. Hatta günümüzde adı “millî irade” olarak anılan önemli bir kesimin özgürlük ile ilgili bir talebi falan da yok; onlar öncelikle mahallelerine cami yapılmasını; kimsenin bu yönde bir talebi olmamasına rağmen “ezanın susmamasını”; gençler ise iş ve gelecek güvencesi değil “Başkanlık” istiyorlar. Bununla birlikte ilk bakışta “tuhaf” gelse de bu tavırları mevcut siyaset anlayışından ayrı düşünmek de mümkün görünmüyor.
Bilindiği üzere, Türkiye’de din ile siyaset ilişkisinin evveliyatı epeyce eskiye götürülebilir. Örneğin “genelev yönetmeliği” olan ve alkolden vergi alan Osmanlı şeriatla yönetiliyordu; İmparatorluğun son dönemindeki İslâmcılık akımının etkisi ise günümüze kadar uzanmakta; Cumhuriyet ile birlikte siyaset için en önemli mesele, dinin kamusal alandaki durumu olmuştu; DP ile birlikte din yeniden siyasetin merkezine yerleşti ve bugünlere kadar geldik. Fakat her ne olursa olsun bu ilişkide siyaset, kendi çıkarları etrafına dinin her türlü unsurunu sonuna kadar kullanan pozisyonunda yer aldı. Tersi olduğu düşünülen anlarda bile daima ekonomik alanın gölgesi olan politik alan öncelikliydi.
Zira bu ilişkiler ve ardındaki paylaşım savaşları eşliğinde din ve dinsel olandan üretilen kavramların, sembollerin ve kültürel kodların kullanımı, uzun süredir politik alanda merak uyandırıcı bir gelişme gösteriyor. Son dönemde ve özellikle geçtiğimiz Referandum sürecinde de gördük ki, dinsellik ve inanca ait kültürel biçimler ile bunları referans alan bir dizi söylem ve sembol, klasik ötekileştirip “rıza sağlama” işlevini geliştirip, mütemadiyen “kabul ettirme”, “zorlama” ve “ikna aracı” haline evrilmiş bulunuyor. Öyle ki dinî söylem ve semboller artık, başlı başına “yol, köprü, tüp geçit yaptık” dışındaki en güçlü ikna vasıtalarının yerini almış durumda. Çünkü dinsellik yaygınlaştıkça bu tarz bir dil politik alanın hâkimi haline gelerek, kendisini hegemonik biçimde dayatıyor. Bunun sonucunda da alternatif dil ve söylemlerin hareket alanı giderek küçülmekte. Dolayısıyla artık daha az sayıda insanın anlam dünyasına hitap eden bir dilin kullanımından politik olarak bir başarı beklemek ne oranda gerçekçi olabilir?
Üstelik burada dinselliğin esasen güçlü bir düzen, nizam ve otorite vaadi taşıması, huzur ve güven hissi verdiği düşüncesi, gerek günlük hayat gerekse de politik alan için bu söylemlerin (olur olmaz her konuda) sıklıkla tekrarlanmasını sağladığı da aynı tespite eklenebilir. Öyle ki, bir “selâmün aleyküm” bile çoğu kez olmadık kapıları açıyorken, doğal olarak böylesine zengin işlevlere sahip bir dilin “bilinçsizce” kullanıldığını düşünmek de zor. Çünkü insanların hangi dil dağarcığına sahip olurlarsa olsunlar aynı dinsel, kültürel ya da ideolojik mensubiyeti taşıdıklarını göstermek için sıkça o dilin söylem ve sembollerini kullandıkları iyi biliniyor. Bu, “ben de sizin gibiyim”, “ben de sizdenim” demenin örtük bir biçimi. Bunun politikadaki başarısının göstergesi, seçmenin parti liderini tarif ederken “bizden biri” tespitini yapmasıyla son bulmakta. Kısacası simülasyon çağında, kameralar önünde öpülen bir bebeğin, iftarda oturulan bir yer sofrasının, kitle önünde okunan bir duanın ya da hürmet gösterilen bir yaşlının politik getirisine paha biçilemez.
Tabi bu politik dilin meşruiyetini aldığı bir başka dayanak noktası daha var. Zira bu dil ve söylem sahipleri, hiç şüphesiz “tanrının kendi yanlarında olduğu” düşüncesine sahipler. Fakat ne tesadüftür ki, tarihte hezimeti yaşayan pek çok politik parti, lider, ya da dinî grup da vaktiyle aynı güvenceyi yüreklerinde taşıyordu. Tam da bu açıdan, kamusal politikaları bir dinin gereklerine göre düzenlemenin bu insanlar için hiçbir sakıncası yok. Kutsal bir dünyada yaşamadığımız; bu tarz politikaların sürdürülebilir olmaması; bir dini politik dil ve eylemlere bulaştırarak ulviliğinin zedelendiği; politikaya malzeme edilerek kendi elleriyle o din ve uygulamalarının eleştiriye, karalamaya açılması vb. de (tersine eleştiriye kapatma amaçlı da olabilir) kimsenin umursadığı görülmüyor. Ve yine bir dini eleştirenlerin değil, temsil edenlerin itibar kaybına uğrattığı hep unutuluyor.
Dahası bu Referandum’daki “evet” ile “hayır” arasındaki tercih farkının dahi, ilhamını kadim “iyi” ve “kötü” kavgasından alan ayrımla, ayet ve hadisler eşliğinde sunulan “cennet-cehennem”, “mümin-kâfir” anlatıları, “melek-şeytan” metaforlarıyla bile ifade edilir olduğunu gördük. Hani mesele neredeyse, “evet” diyenin “cennette yeri hazır” noktasına kadar getirildi. Aslına bakılırsa zamanında Hıristiyanlığın nasıl yozlaştığını bilenler için burada derin bir trajedi de gizli. Çünkü gerçek dünyanın (yani maddi olan), türlü politik çıkar ve beklentiler üzerinden uhreviyatı (yani manevî olanı) kapsaması, onun maddileştirmesi, yozlaştırması ve neticede tüketmesi anlamlarına geliyor. Hayaller ve plânlar “öteki dünya”yı kapsarken, herkesin gerçekliğinde “maddî dünya”nın keyfi yatıyor. Tabi ön sahnede bu sergilenirken, “toplumsal fazlalığa el koyma” akla getirildiğinde “evet” çıkmasının bazıları için ne demek olduğu daha bir anlaşılır oluyor.
Oysaki aksine burada ideolojik ve ahlâkî bir yok oluş var ama işte o yok oluş, bir başka açıdan politik alanda kendi dil ve sembolizmini de daha fazla coşturmakta. Kitle coştukça bu dil, söylem ve sembolizme sarılıyor, sarıldıkça da o oranda tükeniyor. Fakat öyle görünüyor ki, bu dil ve söylem sahipleri ve o söylemlerin tüketicileri için bu durum şimdilik büyük bir “dert” değil. Zira bazıları için böylesi iddialar, birkaç aydın bozuntusunun hezeyanları ya da bizi çekemeyenlerin oyunları biçiminde değerlendirilip kolaylıkla savuşturulabilme potansiyeline de sahip. Sonuçta toplumsal fazlalık orada durduğu ve irili ufaklı paylaşımlar devam ettiği sürece şimdilik bir sıkıntı görülmeyecek. Çünkü bu dil, defoları gizleme konusunda da muazzam yeteneklere sahip.
Nitekim bu muazzam potansiyel sebebiyle dinî olduğu düşünülenden mülhem söylemler, her politik konuşmada sürekli ve kullanışlı aksesuarlar vazifesi görüyorlar. Yine de bu dil ve ürettiği söylem öylesine etkili ki, büyüsü altına aldığı kitleye karşı geliştirilen alternatif dillerin söylemlerine karşı da çabucak toparlanabiliyor. Bu yüzden herhangi bir seçim ya da referandum meselesi bile, aniden “kâfir” ile savaşta bir “ölüm-kalım” mücadelesine rahatlıkla dönüşebiliyor. Çünkü dinsel düşüncenin, hem kendinden olmadığını düşündüklerine karşı ayrım yapmaya hem de bu durumu sanki bir “görev/misyon” gibi algılanmasını sağlamaya fazlasıyla uygun bir yapısı var. Üstelik bu vaziyet, çoğu kez politikacının da bu politik söylemleri tüketenlerin de “yararına” olabiliyor. Kolayca “bizden/onlardan” ayrımı yapılıp, taraflar netleşiyor. İnsanlar nefretlerinden açlıklarını, yokluklarını unuturken, iç çelişkiler, sorunlar vb. uzun bir süre askıya alınıp, politik beklentiler karşı tarafın alt edilmesine (olmadı yok edilmesine) endekslenebiliyor. Tutarsızlıklar ve amorf kimlikler çağında, gösterilen tepkiler tutarlı, yalanlar rahatlatıcı ve doğru, eylemler ile düşünceler de idealist tavırlarmış gibi görünebiliyor. Keza artık bunların üzerine düşünmek bile bir külfet haline geliyor.
Dahası aynı nedenden dolayı da bu dinî söylem sahibi ve tüketicilerinin üretebildikleri bir başka güçlü dil yok. Politikada veya günlük hayatta bu dil, fazlasıyla konforlu, güven verici; ruhsal rahatlama bile sağlıyor. Tabi politikanın ve gerçek hayatımızın asıl söylem nesneleri olan iş, özgürlük mücadelesi, insan hakları, emeğinin karşılığını alma, eşitlik ve adalet vb. de bu sıcaklık karşısında buharlaşıp havaya karışıyor.
Ne var ki dinî söylemlerin bu derece önemli bir biçimde politik alanın merkezinde yer alarak ciddi bir kitlesel oy potansiyelini arkasında taşıması, “iktidar olma”yı hedefleyen hemen hemen tüm politik partileri de ziyadesiyle iştahlandırmakta. Bunun neticesinde de (özellikle kendisini “sol” da görenler de dâhil olmak üzere) aynı partilerin, çoğu kez bu dinsel söylemleri ve sembolleri kullandıklarına şahit oluyoruz. Fakat böylesi bir “oy toplama” iştahının altında bir tuzak da gizli. Bu dinî söylemler ile dili kullanmak, hem mevcut dinî politikalar ile dinsel söylemleri meşru kılıyor hem de bu yönde bir tercih bu söylem ve dilin ustalarıyla, üstelik onların üstün oldukları ve kesin galip gelmeleri muhtemel bir alanda, onlarla mücadele etmeye zorluyor.
Dolayısıyla politikadaki farklı dinsel söylemler ile onların sahipleri, kendi mücadele alanlarında rakiplerini kolaylıkla alt edebildikleri gibi, hem kendileri hem de kullandıkları söylem ve semboller bu mücadeleden, güçlenerek ve muzaffer komutan edasıyla çıkıyorlar. Çünkü mahir olunmayan bir alanda, en büyük rakiplerle mücadelenin sonucu baştan belli ve hiç bilinmeyen, dahası aşina olunmayan bir dil, aslında dilsizlikten başka bir şey de değil. Bu yüzden seçmen için “gerçek” ile “sahte”yi ayırabilmek iyice kolaylaşırken, alternatif bir dil arayışı da bu kurnazlık sonucu rafa kaldırılmış oluyor.
Netice itibarıyla, tüm bu tespitlerin bizi götürdüğü son noktada Türkiye’nin derin ve sancılı bir değerler boşluğu içerisine gömülmüş olması yatmakta. Hâl böyle olunca, toplumun emeği ile geçinen kesimleri bu değerler boşluğunu dolduracağı düşüncesiyle artık daha fazlasıyla dinsel düşünceye tutunmaya çalışarak, bu problemi aşmaya çabası içerisindeler. Onlar dindarlaştıkça dinin politik alandaki etkinliği artıyor; bu etkinlik arttıkça toplumsal fazlalığa tek başına el koyan ve üretimi denetleyen sınıfların tahakkümü de sağlamlaşıyor ve sonuçta emeğiyle geçinenlerin gerçek çıkarlarını görmeleri de iyice zorlaşıyor.
Hâlbuki temel çıkış yollarından birisi de alternatif bir dilin üretilmesi, işlenmesi ve yaygınlaştırılmasından geçmekte. Çare ise, ister politik alan isterse de günlük hayat olsun dilin bir iktidar biçimi olduğunun bilinciyle alternatif bir dili sabırla örüp, güçlü ve sosyal gerçekliğe temas eden sloganlar bulabilmekte saklı. Çünkü dil, “dünyayı anlama biçimimiz” olduğu kadar, onu değiştirebilme imkânını da bünyesinde taşımakta. Tabi öncelikle kendimizden başlamak kaydıyla…

Dipnot:
1 ALTAN, Çetin (1978) , Viski, Hürriyet Yayınları, İstanbul, s: 5-6

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder