15 Şubat 2026 Pazar


Tekno-mümin: Sosyal Evrimde Yeni Bir Halka

(BirGün Pazar - 15 Şubat 2026)

 

Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, “Pozitivizm İlmihali” adlı kitabında, merkezinde bilimin yer aldığı, deney ve gözleme dayanan olgusal bilginin de buna rehberlik yaptığı yeni bir “insanlık dini” tasavvur etmişti. Zira yavaş yavaş mevzilerini terk eden Hıristiyanlığın bırakacağı toplumsal boşluk, her alanda doldurulmalı; yeni insanın inancı da pozitif bilim olmalıydı. Comte’un 19. yüzyılın ortalarındaki bu tasavvuru, daha sonraları bilhassa Batı dünyasında toplumsal bir karşılık bulacaktı.

Devam eden yüzyılın sonlarında ise “Bilim Kilisesi” ile “Yönteme Karşı” isimli eserleriyle Paul Feyerabend, Aydınlanma ve modern bilimi eleştirirken, bunların dinin otoritesini yıkmak yerine onu “seküler” şekilde yeniden kurduğunu söyleyecekti. Feyerabend’e göre, bilim ideolojik bir baskı aracı olmuş; kilisenin yerini üniversiteler, din adamlarının yerini de bilim insanları almıştı. Zira onun bu “yer değiştirme metaforu” da esasen dinin yerini bilimin aldığı iddiasına dayanmaktaydı.

Bugüne geldiğimizde ise insanlık tarihinin görmüş olduğu en hızlı toplumsal değişim zamanlarından geçtiğimizi söyleyebiliriz. Tarih boyunca hangi teknolojik ürün olursa olsun kullanıldığı her sosyal pratiği geri dönülmez biçimde etkilediği için bu hızlı değişim de düşüncelerden insanî değerlere, politikadan modaya, kimliklerden sosyal ilişkilere kadar her alanda, insanı, onun yaşantısını ve doğayı hesaplanamaz bir şekilde değiştirip, dönüştürüyor. Günümüzde böylesi hızlı bir değişimin en büyük sebebi ise bilimsel çalışmaların üretimi olan başta dijital teknolojik ürünler olmak üzere tüm teknolojik araçların kendi ekonomik ve sosyal ağlarıyla birlikte günlük hayat içerisine sızması, merak uyandırıp kullanımını dayatması ve insanlarda bağımlılığa varacak biçimde alışkanlıklara yol açması şeklinde ele alınabilir.

Tabi bütün bunlar olurken insanlığın geçirdiği değişimler de akademik bir merak konusudur. Öyle ki bugün insanın teknolojiyle ilişkisi, sadece “bağımlılık” ile açıklanamayacak bir boyuta taşınmıştır. Keza bu ilişki artık önermeler ve dayatmaların ötesinde dünyevî bir dinselliğe, üretim sistemi bedenine bürünmüş bir yaratıcı (bilim) ile kulları (tekno-müminler) arasındaki bir inanç formuna dönüşmüştür. Dolayısıyla bugün tüm dünyada mevcut ruhanî inançların dışında, “din gibi” işlev gören en yaygın inanç, ancak dijital teknolojinin büyüsü olabilir. Böylece somut ya da sanal teknoloji mağazaları bu 21. yüzyıl paganizminin tapınakları; oradaki tüm dijital yenilikler de insanlarda “sihir etkisi” uyandıran kutsallaştırılmış nesnelerdir. Bu “kitapsız” ama ekranlardan yayılan inancın, büyüsünü çoğaltan tekno-peygamberleri de mevcuttur. Zira takipçiler için teknolojik ürünler karşısında dehşete düşmek ve büyülenmek mevcut inancın bir parçasıdır ve peygamberler de zaten bunun için vardır.

Ne var ki, eğer bu bir inanç ise onu takip edenler de bazı “iman esaslarına” tabi olmak zorundadır. Öncelikle bir tekno-mümin için “yeni” olan her şey “iyidir” ve kabul edilebilir. Gözlerde ışıltıya yol açan tüm o teknolojik ürünler, insanlığın “yararınadır” ve teknolojinin insanlığı “daha iyiye” götürdüğünü düşünmek imanın en temel esasıdır. Bunu, teknolojinin insanlığı “kurtaracağına” dair olan inanç da destekler. Dahası, sayısal kesinlikler tekno-müminlerin en güvenli iman limanlarıdır. Zaten inanç da tam bu noktada devreye girer. Çünkü bilim ile teknoloji onlar için “yanılmaz”, “objektif”, “nesnel” bir durumun adıdır ve “inanmak” bunu gerektirir. Hatta tekno-müminler bir araya geldiklerinde inancın bu “tarafsız” görünen hâlini coşkulu biçimde birbirlerine aktarırlar. Bu aktarımlarda zekâ kutsanırken, teknolojiye dair bilgi diğer tüm bilgi biçimlerinin üzerinde yükselir. Oysaki bir tekno-mümin doğada hayatta kalma bilgisi ve yetisi söz konusu olduğunda, ataları avcı toplayıcılardan daha cahildir. Yahut, elektrik ya da internetin uzun süreli kesildiği durumlarda tekno-müminlerin bu boşlukta neler yapabileceklerini tahayyül etmek, bizleri dehşete düşürebilir.

Üstelik bu inanç, iman edenlerin birbirlerini kolayca anlayacakları günlük bir konuşma diline de sahiptir. Nitekim bir tekno-müminin cümlelerinde bilim/teknoloji kelimeleri geçiyorsa, o cümleye mutlaka “gelişme” veya “ilerleme” kelimeleri de eşlik eder. Öyle ki, baştan aşağı tartışmalı bu iki kavram, tekno-müminler için amentü gibidir: Gelişmeye inanılan, ilerlemeye neredeyse iman edilen bu içeriği yeri geldiğince, kalkınma, küreselleşme, yapay zekâ, ar-ge, inovasyon, proje, yenilik gibi başka büyülü kelimeler de destekler. Hatta “yerli ve millî” bilimin bir gerekliliği olarak, kadrolarını partililer ile hısım akrabaların doldurduğu üniversitelerin resmî web siteleri, tekno-mümin lügatinin bu en nadide örnekleriyle doludur. Bilim zannedilen türlü türlü teolojik yaklaşımların ile fikrî saçmalıkların dijital teknoloji kullanımıyla perdelenip, çağcıl bir kisveye büründürülmeye çalışıldığı bu çevrelerde yapılan çalışmalarda “yapay zekâ kullanmak” da bireysel duyguları zinde tutan bir konfordur.

Öte yandan her kutsallık gibi dijital teknoloji de kendi dogmatizmine sahiptir. Kendi etki alanındaki düşünce, davranış, eylemler ile yasaklar ve serbestlikleri belirleyen bu inancın rıza üretimi, her yeni teknolojik ürünle beraber yeniden tazelenir. Yeni çıkan her ürün, bir öncekinin itibarını yerle bir ederken, eski olan her teknoloji, kötü, atıl, ilkel şeklinde nitelendirilerek işlevsizleştirilir. Bir yıla kalmadan eskiyecek bugünün “yenisi”, “hızla değişen teknoloji” dogmatizminin arkasındaki piyasa mantığını da böylelikle mistifike eder. Yeni dijital metalar, kapitalizmin çarklarını yağlarken, tüketim de bir özgürlük ilizyonuna dönüşür.

Bununla birlikte bir tekno-müminin hafızası, sosyal medya hesabında gömülüdür. Yaşadığı hayata dair (kimlik belgeleri hariç) hemen hemen hiçbir somut fotoğrafa sahip olamayabileceği gibi, buna ihtiyaç da duymayabilir. Zira bir hard disk ya da sosyal medya hesabı, bu işi görebilmektedir. Çünkü insan belleğine ait anılar da dâhil sahip olunan her şeyin dijital ortamlarda saklanması, bir tekno-mümin alışkanlığıdır. “Yüksek teknoloji” diye adlandırılan depolama araçlarının ömrünün 10-15 yıl olması ile bir mağara insanının duvara çizdiği resimlerin bozulmadan günümüze gelebilmesi arasındaki sorular bu kişiler nezdinde dikkate bile değer değildir. Sonuçta katı olanın hızla buharlaşıp havaya karışması, ortadan kaldırmak için üreten kapitalizmin şanındandır.

Bunların yanı sıra bir tekno-mümin için yavaşlık ve zaman yokluğu (meselâ durduk yerde zaman alıcı bir işin çıkması), en nefret edilesi durumlardandır. İşinin bir gerekliliği olmamasına rağmen günde ortalama 6 saatini telefonla konuşmaktan ekranda herhangi bir şey izlemeye harcayan bir kişinin, kaba bir hesapla ömrünün dörtte birini teknolojik araçlara ayırmış olması burada daha bir anlam kazanır. Ve aynı sebepten dolayıdır ki bir tekno-mümin için uzun metinleri okumak bir külfet; başka depolama alanları mevcutken akılda bilgi tutmak ve zorunluluklar dışında bir şeyler öğrenme isteği de gereksizdir. Bu yüzden anlam önemsizleşirken, kişiler de otomatlaşır. Böylece insanlar (tam da sanılanın aksine) giderek bilgiden uzaklaşırken, makineler müthiş bir hızla akıllanmaktadır. Yani, meta ne kadar büyürse, insana ait her şey de o derece küçülmektedir. Bu da esasen insan faaliyetlerinin, insanî olmayan bir çerçevede sürdürülmesi, yabancılaşmanın dijital yüzüdür.

Yine tekno-müminlerin birçoğu, fake hesaplardaki sanal/dijital kimlikler, metaverse vb. içerisinde hayat bulurlar. Çünkü nesne kimlik göstergesidir ve bu kişiler de göstergeler arasında yaşayan canlı ama “isimsiz” varlıklardır. Gerçek kimliklerin getirdiği kamusal sorumluluklar ile tutarlılığa sahip olma ve güven duygusu, bir tekno-mümin için sadece teferruattır. Keza dijital teknolojinin mahremiyeti ortadan kaldırması; kişilerin imgeye dönüştürülüp özel’in yitirilmesi; dijitalliğin uçucu ilişkileri sonucu insanların köşelerine hapsolup yalnızlaşmaları; her şeyin hızla değersizleşmesi; kolektif dayanışma ve örgütlenmeden uzaklaştırılma, böylece egemen küresel şirketler ile yönetici sınıfa (bilinçsizce) hizmet edilmesi de yine aynı teferruata dâhildir. Zaten dijital kapitalizm olarak ifade edilen ve kitleleri algoritmalar ile yöneten bu yeni güç, tahakküm ile özgürlük arasındaki ilişkiyi silikleştirerek sınıf çatışmalarını da gizlemektedir. Bu bakımdan tekno-müminler bir topluluk değil, geçici birlikteliklerin anlık güruhu, tüm dünya üzerine dağılmış dijital bir sürüdür.

Dahası tekno-müminler nesneleri anlam üretmek için tüketmezler. Zaten bu yüzden de gerçeği talep etmez; gerçeğin yerine geçeni, daha keyifli olan hipergerçekliği tercih edip, arzularlar. Zira onlar gerçek hayatı değil, onun dijital yansımalarını yaşamak istemektedirler. Aslında yapay anlamlar üretmeye çalışan varlıklar olsalar da “yapaylığı” gerçek olarak kabul ettikleri için “gerçek” ile temas ettiklerini sanırlar veya en azından zannetmek isterler. Hayatı ekrana bakarak, dijital dünyada geçmiş bir tekno-mümin, bir süre sonra gerçek ile temsili ayırt edemez hâle gelir. Muazzam kopyalardan keyif almaya, “kusursuz” gibi görünen bir simülasyonun içinde yaşamaya alışır. Dolayısıyla bunların olası yoklukları, onlar için dayanılmaz olabilir. Bu bakımdan bir tekno-mümin, rahatlığı ve huzurlu bir cehaleti temsil eden “mavi hapı” çoktan yutmuştur ama kendisinin “zeki” ve “bilgili” olduğu konusunda asla bir şüphesi yoktur. Çünkü o, artık nasıl başarılabiliyorsa, dijital teknolojiyi “çok yakından” takip etmektedir; lâkin YouTube’a bakmadan kek dâhi yapamaz. Nitekim hazır yemek sektöründeki talep artışı, bir de bu olgu üzerinden ele alınmalıdır.

Nihayetinde tekno-müminlik, bütün politik kimliklerin üzerinde yer alan bir üst kimlik gibidir. Altta yelpazenin tüm politik açılımları ile çok çeşitli kültürel farklılıklara sahip insan toplulukları bulunur. Yine de tekno-müminlerin sağ ve liberal düşüncelere daha yakın olduğu ve bu insanların kahir ekseriyetinin de aynı düşünsel pınarlardan beslendikleri söylenebilir. Keza teknolojiye iman, liberalizmin sancağıdır.

Şu da var ki, buraya kadar sıralanan bütün özellikleri bünyesinde taşıyan bir tekno-mümin, bu inancın sınırlı örneklerindendir. Bu küresel topluluğun içerisinde başka tonlar da tabi ki vardır, olabilir. Ne var ki, ton farklılıkları ayırsa da teknolojiye sarsılmaz bir inanç (teknoloji tapıcılık), bu dijital sürünün en bariz ortak özelliğidir.

Sonuç olarak, bilim düşüncesi, ne Auguste Comte’un yücelttiği kadar problemsiz ne de Paul Feyerabend’in eleştirdiği kadar lanetli bir durumun adıdır. Bilim, onun sonucunda ortaya çıkan teknolojik ürünlerin nasıl ve hangi amaçlar için kullanıldığı ile insanlığın topyekûn ortak yararları üzerinden değerlendirilmelidir. Zira içerisinde ideoloji taşıyan bir icatlar bütünü olan teknoloji asla masum değildir, ona hep bir tereddütle yaklaşılması gerekir. Çünkü on milyonlarca kişiyi kısa sürede öldürebilecek kitle imha silahını da, aynı insanları hastalıktan kurtarabilecek ilaçları da o bulabilir. Bu yüzden teknoloji peşin kabullerin muhatabı olamaz, tersine insanı özgürleştirecek yolların aranmasında bir aracı olmalıdır. Böylece gerçek özgürlük de yalnızca zincirler(in)den kurtulmak değil, o zincirleri var eden maddî, teknik ve ideolojik koşulları da dönüştürmekle mümkündür. Çözüm “alternatif teknolojiler” üretmek değil, “alternatif toplumsallıklar” bulabilmek; temel hedefi insanî yarar olan başka bir dijital varoluşun politik bilincine ulaşmak olmalıdır.

https://www.birgun.net/makale/tekno-mumin-sosyal-evrimde-yeni-bir-halka-692930

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder