29 Nisan 2018 Pazar

Şuursuzluğun Kökenleri Üzerine Bir Deneme (BirGün Gazetesi PAZAR Eki - 29 Nisan 2018)


Öyle zamanlarda yaşıyoruz ki, görüp duyduklarımız, okuyup şahit olduklarımıza inanmamız çoğu kez güçleşiyor. Sıklıkla “nasıl olur?” diyoruz; hatta şaşırma refleksimizi soğutmak için günlük popüler dilde “şaka gibi” tabirini kullanıyoruz. Bazen de acı acı gülümsüyor, bu devirlerin bir gün gelip “geçeceği” düşüncesiyle kendimizi avutuyor ya da “bir kişinin eylemi herkesi bağlamaz” rahatlığına sığınmak istiyoruz. Oysaki rahatsızlık duyduğumuz pek çok durumun sebepleri ne kişisel problemlerden kaynaklanıyor ne de bugüne özel bir soruna dayanıyor. Aksine tüm problemlerin kaynağı toplumsal; üstelik farklı biçim, yoğunluk ve etkilerle insanlık tarihinin her anında benzer sorunlarla karşılaşmak da mümkün.

Yine de bütün bu sorunlar içerisinden bir tanesi var ki, üzerine bir miktar düşünmeyi artık hak ediyor. Zira genel itibarıyla rahatsızlık veren düşünce ve davranışların temelinde, tabi kişileri yaptıkları eylemlere sevk etmesindeki güçlü etkisi sebebiyle de, bir “şuur noksanlığı”nın yattığı söylenebilir. İşte çoğu kereler “nasıl böyle bir şeyi yapar/düşünebilirler?” diye hayretler içinde sorduğumuz soruların tüm yanıtları, bir açıdan da şuursuzluk problemine dayanıyor.

Öyleyse nedir bu şuur veya şuursuzluk? Türkçe Sözlük, şuur için “uyanık olma”, bilinç ve “bilinçli olma” durumu, diyor. Dolayısıyla olumlu bir anlama sahip. İki “u”nun yan yana gelmesiyle “küfür gibi” bir kelimeye dönüşen şuursuzluk da tam tersi. Burada şuur, bilinç kavramıyla karşılansa da bilinç/bilinçli olmanın kullanımı bana hep soğuk ve muğlak gelir. Bu kavramı daima sonradan üretilmiş, yapay, günlük dilin basit ve popüler bir malzemesi olarak algılarım. Dahası, ben bu yaşıma kadar “bilinçsizim” diyen, aksi her türlü emareye rağmen bunu gönül rahatlığıyla kabul eden bir insana da rastlamadım. Herkes kendi ölçeğinde kudretli bir bilince sahip ve “bilinçsiz olanlar” hep başkaları. Aslında bu bile buradaki ciddi problemlerin varlığına işaret ediyor ve böylesi bir olgu da yine anlama ile anlamlandırma çabasına ihtiyaç duymakta.


Şuur üzerine

Bununla birlikte şuur, yapılan eylemlerin sorumluluğunu taşıyarak herhangi bir şeyi anlama, kavrama, idrak edebilme durumunun göstergesi biçiminde ele alınabilir. Bir nev-î aklını kullanabilme, olayları akıl süzgecinden geçirebilmeyi ifade eder. Buradaki akıl, yalın anlamıyla değil, içerisinde nesnel bir benlik duygusunu, güçlü bir toplumsal hafıza ile tarih bilincini, yaptıklarının sonuçlarına dair karşılaştırmalar yapabilmeyi sağlayan analitik bir düşünceyi, yeterli ve sistematik bir bilgi birikimini barındırmak zorundadır.

Lâkin şuur sadece sergilenen davranışlarla ortaya çıkan bir somutluk da değildir. Düşüncenin türlü biçimlerde kendisini ortaya koyduğu anlarda da açığa çıkabilir. Hatta özellikle bu tarz bir açığa çıkma, hepsinden daha değerlidir. Örneğin, çevresinde “bilinçli”, “yardımsever”, “dürüst”, “dengeli” olarak tanınan insanların ağızlarını açtıklarında ırkçı, ayrımcı, şiddet yanlısı vb. düşüncelere sahip olmaları gibi… Dahası şuur, dışarıdan gelen uyarılar ve eleştirilere açıklığı da ifade eder. Dolayısıyla bu açıklık onun, değişmez ve katı bir durumun adı olmasını engellemeye yarar.

Öte yandan, öznel sayılabilecek bu kriterlere bakılarak şuur sahibi olabilmenin, yüksek ideallerin vücut bulacağı üstün bir karaktere ihtiyaç duyduğu da iddia edilebilir. Zaten şuur ile erdemin kesiştiği nokta, belki de burasıdır. Erdem felsefî anlamda insanın ahlâksal olana yönelmesi, ölçülü, dengeli olması, Sokratesçi anlamda kendisini tanıması, bilmesi demektir. Akıl ve özgür düşünebilme gücü olarak da ifade edilebilecek erdem, varlığın bilincine ulaşarak insan ve onun yaşamına dair anlamların peşine düşme eylemlerini içerir. Kısacası şuur sahibi olabilmek, aynı zamanda bir erdem meselesidir.


Bir problem nesnesi olarak şuursuzluk

Şuura dair bu sınırları belirledikten sonra asıl meselemiz olan şuursuzluğa artık geçebiliriz. Öyle ki çağımızın güncel problemi olarak da ele alınabilecek bu olgunun, pek çok etkenin bir araya gelmesiyle zemin bulduğu, ortaya çıktığı da öngörülebilir. Birkaçını sıralamak gerekirse, kitle iletişim araçlarının biricik bilgi elde etme yoluna dönüşmesiyle beraber artan ideolojik dezenformasyon; yazılı kültür henüz yaygınlaşmadan görsel kültürün girdabına girilmesi; yüzeysel bilginin makbul ve yeterli hâle gelmesi; dinsel ve etnik politikalar; bilimden uzaklaşıp teolojiye yönelme; özgürlüklerin kısıtlanmasından dolayı demokratik bir kültürün kök salamaması; yerelliğin aşırı derecede yüceltilmesi; eğitim politikalarının birey değil de kolektiflik içerisinde erimiş kullar yetiştirmeye yönelik olması; lümpenlik ile vasatlığın bir “değer” biçiminde kitleselleşmesi ilk elden önemli başlıklar olarak ele alınmalıdır. Nitekim bu ve benzeri etkenlerin sonucunda şuursuzluk, hem de hiç farkında olmadan, kitlelerin omuzlarında yüce bir değer olarak yükselir.

Üstelik şuursuzluk, nev-î şahsına münhasır özelliklere de sahiptir. Öncelikle, bir şuursuz doğası gereği yaptıklarının öncesi ve sonrasını değerlendirme sorumluluğu taşımaz. Dolayısıyla ondan tutarlılık ve ahlâkî tavır göstermesini beklemek de zordur. Bilgi ve analiz yeteneği sınırlı olduğu için el yordamıyla bir şeyleri keşfetmeye çalışır. Bunu yaparken de en büyük referans kaynağı, onu içten yöneten duygularıdır. Zira bir şuursuz, duygularının onu asla yanıltmayacağına tartışmasız inanmıştır. Dahası bizler, kolaylıkla manipüle edilebilecek bu “duygu yönetimi”ni 1933’te Almanya’da Hitler’i şansölyeliğe taşıyan motivasyondan gayet iyi tanıyoruz. Sonuçlarıysa herkesin malumu…

Keza bazen böylesine bir motivasyonun da peşine kolayca takılabilen şuursuzluk, düz bir mantık aracılığıyla dünyayı yorumlamaya çalışmaktır. Bir şuursuz için, farkında olma ihtimali az olduğundan dolayı, ne dediği, neyi nasıl yorumladığı çok da önemli değildir. Öngörüleri birer birer döküldüğünden nasıl olsa yarın hepsini unutacaktır. Bu yüzden de bir ahlâkî kaygıya sahip değildir. Zaten ahlâktan anladığı da çoğu kez dinden ibarettir. Böylelikle günlük çıkar ve ihtiyaçlarının yönlendirmesiyle, daha sonra sıklıkla değişebilecek, hızlı kararlar alır. Temelinde bu tarz kişisel çıkar ve ihtiyaçlar yatsa da, kararlarının çevreye sunumunda vitrini yine, bireysel beklentilerin toplumsallaşmış kılıkla sahneye çıktığı sahte bir “ahlâkîlik” süsler.

Öte yandan şuursuzluk bir toplumsal hafızasızlık çeşididir. Bir şuursuz için tarih, sadece kutsanacak olanların biriktirildiği geniş bir ezber deposu yerine geçer. Ayrıntılar gereksiz ve önemsizdir, yüzeysellik ve sığlık ise bu “tarih şuuru”nun has özellikleridir. Ne var ki yalnızca kahramanlar, dostlar, düşmanlar, zaferler, yenilgiler ve hainlerin olduğu böylesi bir ezberdeki fukara tarih bilgisi, tuhaf bir biçimde “şuur sahipliğinin” kendisine dönüşmüştür. Lâkin bu emanet şuur, sistematik bir bilgiye dayanmadığı için ancak pozisyonel ihtiyaçlar dâhilinde işe yarar. Dolayısıyla bir şuursuz, hızla ezberler ama çok çabuk unutur.

Nitekim bir yönüyle de şuursuzluk, yapıp edilenin kolaylıkla unutulması ve nihayetinde üstüne hiç düşünülmeden hayattaki tüm tercihlerin ikili ayrımlar üzerinden değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeye göre hayat sadece ödül ile cezadan ibarettir, korkaklık ile cesaret arasında da gidip gelinir ve orada bir tek dostlar ile düşmanlar vardır. Hatta arzu doluluk ve kendinden asla şüphe etmeyen bir eminlik de aynı süreçleri destekler. Dolayısıyla ortalama bir şuursuz, kavradığı ya da idrak ettiği her durumu “gerçekliğin ta kendisi” zanneder. Görmüş duymuştur, şahit olmuş izlemiştir, ona göre her şey ortadadır. Bu sebeple de onun için doğru “tektir” ve “doğru”nun üzerine tartışma yapılması artık gereksizdir. Bunun sonucunda da onunla mutabakat sağlamak zorlaşır.

Çünkü çoğu durumda ve sadece bir süreliğine bir şuursuzu iknâ edebilecek yegâne etken, güç ve otoritedir. Keza şuursuzluk her şart ve koşulda, irili ufaklı bütün otoritelere itaati öngörür.  Öyle ki şuur kaybı, “rıza gösterir” görüntüsü altındaki anlarda bile, aslında sabırla üzerindeki otoritenin hafiflemesini bekleyen tembel bir ruhu hâlidir. Böylelikle bir şuursuzun gün gelip çıkar ve şartlar değiştiğinde kolaylıkla saf değiştirebilmesinin, dün söylediğini yarın yutmasının nedenleri de burada aranabilir.


Kavramlar ne diyor?

Şu da hesaba katılmalı ki, şuursuzluğun aslî kökenlerinde, çocuklukla başlayıp gençlikte yoğunlaşan güçlü ve amansız bir endoktrinasyon faaliyeti de saklıdır. Üstelik bu faaliyete maruz kalıp güç de olsa bir biçimde sıyrılamayanlarda, yaş ilerledikçe endoktrinasyon sonucunda edindikleri düşünce, tavır ve inançlar, benliğin bir parçası haline gelir ve zamanla katılaşır. Dolayısıyla ilerleyen yaşlar hesaba katıldığında endoktrinasyon, şuursuzluğu hem besleyen hem de çelikleştiren bir eğitim faaliyeti yerine geçer. Zira kişi bir kez "ikna edildiğinde" algılamasını ortadan kaldıracak ve aklını kullanmasını sağlayacak yollar da artık köreltilmiştir.

Nitekim en nadide örnekleriyle endoktrinasyonun Nazi Almanyası’nda bir "eğitim felsefesi" olarak okullarda uygulanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Irkçı ve empati yoksunu insanlar yetiştiren bu eğitim sisteminde, öğrencilere ayrıca "Führer'e koşulsuz şartsız biat etmeleri" de empoze edildiği bilinmektedir. Bu da bir endoktrinasyon imalatı olarak kabul edilebilecek şuursuzluğun kendiliğinden oluşan bir olgu ya da “bireysel” bir durumum adı olmadığını, bir eğitim politikası, kitlesel yaşanan bir problem olduğunun kanıtı yerine geçebilir.

Diğer yandan şuursuzluğun ideolojik bir yanının bulunması da su götürmez bir gerçeklik şeklinde karşımızda durur. Zaten Marx’ın “yanlış bilinç” doğurabileceğini ısrarla belirttiği ideolojinin, tam da bu tespite denk geldiği de gayet açık. Öyle ki Marx’ta yanlış bilinç, insan zihni ile toplumsal gerçeklikler arasına giren manipülasyon amaçlı düşünceler olduğuna göre, şuursuzluk da böylesi bir durumun doğal sonucu biçiminde ortaya çıkar. Nasıl ki bugün zihnimizi ve düşüncelerimizi bulandıracak binlerce dış etken (kitle iletişim araçları, oralarda yazanlar ve onların yanı başımızdaki ufak versiyonları gibi kafa karıştırıcı pek çok şey) mevcutsa, işte ideolojik bir sürecin eseri şuursuzluk da buna bağlıdır. Hatta ezilenlerden olmalarına rağmen burjuva ideolojisinin ışıltısına şevk ve sevinçle katılan lümpen proleter kitleler de aynı şuursuzluk kavramı içerisinde kendilerine yer bulabilirler.


Sonuç niyetine

Yine de şuursuzluk insanlık tarihi kadar eski olsa da sanki günümüzde görülen örnekleri daha bir kabul edilemez duruyor. Çünkü insanlığın aldığı onca yol ve bunca birikim sonrasında bile şuursuzluğun kitlesel bir problem olarak giderek yaygınlaşması son derece düşündürücü. Aynı şekilde şuursuzluğu basit ve insanî bir “yanılgı” olarak ele alıp, masum bir durumun adı gibi görmek de bir o kadar vahim. Tıpkı en acınası şuursuzluk örneklerinin “eğitimli” olanlarda görülmesi gibi…

Bitirirken, merak edenler için söyleyelim, bu satırların yazarı kendisini “şuur sahibi” olarak ifade etmiyor ve bu şekilde tanımlamıyor. Üstelik hiç bitmeyecek bir öğrenme sürecindeki bir toplum bilimci hassasiyetiyle kavramları anlamaya ve yorumlamaya çalışıyor. Bunu yaparken, şuursuzluğun toplumsal çöküşün işaret fişeği olduğunu, daha güzel bir dünyada ve barış içinde yaşama hayalini yok ettiğini, insanlığın birikimini alabildiğine erittiğini de esefle görüyor. Ve en nihayetinde bir baba olarak kendi ve tüm çocukların geleceğine dair şüphe duyup, üzülüyor. Sadece bu…


3 Nisan 2018 Salı

İslâmcılar, Cinsellik ve Ötesi: Çamura Düş, Şehvete Düşme! (BirGün Gazetesi PAZAR Eki - 1 Nisan 2018)


Bir süredir kadın ile erkek arasındaki cinsi münasebetler (cima) başta olmak üzere, cinsellikten cinsler arası ilişkilere kadar uzanan pek çok konuya dair İslâmcılar’ın tepki uyandıran açıklamalarına şahit olmaktayız. Bu açıklamalar bazı dönemlerde yoğunlaşmakla birlikte, aslında bu tarz söylemlerin evveliyatı uzun zaman öncesine dayanıyor ve ben kendimi bildim bileli türlü türevleriyle İslâmcılar, benzer görüşleri zaten her fırsatta dile getiriyorlar.

Fakat eskiden bir miktar “acaba ne denir?” kaygısı mevcuttu ve bu kaygının sonucu olarak az da olsa bir toparlanma görülebiliyordu. Dahası tepki verenler nezdinde, açıklamaları böyle sıcağı sıcağına duymak ve kitlesel infiale hızla katılmak da mümkün değildi. Aksine bu cinsiyetçi söylemleri bir biçimde okuyan, duyup da onaylayan sayısı (belki) yüksek olsa bile, onlar için de bu çıkışlara destek vermeye yarayan imkânlar yine çok sınırlıydı. Aynı açıklamaların günümüzdeki sahipleri ise, hem mevcut politik ortamı hem de kitle iletişim araçlarının sunduğu fırsatları arkalarına alarak, daha fütursuz ve artık daha cesurlar. Zira önceki muadillerine nazaran “kitlesel kabul gördüklerini” düşünerek daha da hadsizleşiyorlar.

Anımsatmak açısından bu açıklamalara birkaç örnek vermek gerekirse: Birisi “annen de olsa diz kapağının altından göbeğine kadar ve sırtına bakamazsın. Annen de olsa, diz kapağının üstü tahrik eder. İslam gerçeği konuşuyor” derken; bir diğeri “kadın sesinin tahrik ettiğini” belirtiyor. Algıda seçicilik sonucu kot pantolona odaklanan bir başkası, üniversiteye giden kız öğrenciler için “kot pantolonuyla erkeklerin bakışı arasında kızın yürüyor, delikanlılar arkasına takılmışlar, arkasından gidiyorlar. Yavrunu cehenneme attın cehenneme!” şeklinde müminleri uyarırken; yine bir diğeri “cinsel münasebet esnasında afedersiniz eşeklerin yaptığı gibi tamamen soyunmayın” buyuruyor. Son dönemlerin Yıldız’ı bir başkası da “gıdayı şehveti azdırmayacak tarzda kullanmak. Baharatlı yiyecekler, aşırı et tüketimi, cinsel şehvete uyaracak gazlı –kahve gibi, çay gibi, kakaolu içecekler- bunlar şehvet uyandırıcı şeylerdir. Bunlara dikkat edeceğiz”; “uyku çok önemli. Yatağa, yatar yatmaz gözünü kapatıp uyuyacak yorgunlukla ve vaktinde girmek gerekir. Yatakta geçirilen her boş dakika, şehvete doğru kaymış bir dakikadır ve yatağın şekli, yorgandan battaniyeye varıncaya kadar insanı, bilhassa erkeği gıdıklayan cinsel dürtüleri rahatsız eden bir yapıda olmamalıdır” ile “yabancı bir erkekle kadının asansörde yalnız kalması neticesinde İslam’a göre ‘halvet’ şartlarının oluşacağı” yönünde açıklamalar yapıyor.

Örnekler çoğaltılabilse de kamuoyunun bir süreliğine yoğun ilgisine mazhar olan bu açıklamalarda, kimi zaman tarikat liderleri, bazen politikacılar veya kamu görevlileri, çoğu kez de ilahiyatçıların böylesi “orijinal” görüşlerini farklı ortamlarda ve herkesle paylaşmaktan hiçbir sıkıntı duymadıkları da dikkatlerden kaçmıyor. İnsan aklı ve mantığının bu görüşleri anlamada pek çok kez zorlandığı, hatta her işitildiğinde “bir insanın aklına böyle şeyler nasıl gelebilir?” sorusunun sıklıkla sorulduğu bu açıklamalar, esasen, İslâmcılar’ın cinsellik ve cinsiyetlere dair “ne gibi sorunları” olduğu üzerine düşünmemize de yol açıyor.

Anlamaya Çalışma Çabası

Yine de başlamadan söylemek gerekirse, böylesi görüş ya da açıklamaları “sapıklık”, “cinsel açlık” vb. tabirler çerçevesinde değerlendirmek, öfkeyle geçiştirmek, İslâmcılık adındaki bu siyasal düşünce dünyasında nelerin olup bittiğini, bu zihniyetin (örneğin, gece üzerimize örttüğümüz battaniye ile “tahrik olma” arasında) nasıl olup da bir ilişki kurduğunu anlama çabasından bizleri uzaklaştıracaktır. Öyle ki, eğer öncelikli derdiğimiz “bilimsellik” ise, burada doğru tavır konuya analitik yaklaşmak olmalıdır. Ne kadar saçma sapan ya da değersiz bulunsa, hatta öfkelenilse de “anlamaya çalışmak” bilimselliğin gerekliliğidir ve bu anlama çabası, asla kabul etme ya da sevimli göstermeyi içermez. Tersine herhangi bir olgu/vaka anlama çabasıyla karşılanmazsa, çözüm de üretilemez. Dolayısıyla anlama çabasının bir gerekliliği olarak öncelikle bu tarz söylemlerin hangi zihni kanallardan temellendiğine bakmak yararlı olacaktır.

Nitekim böylesi söylemleri besleyen, benzer açıklamalara dayanak olan temel referans noktalarından ilkinin, dinî bir ahlâk anlayışında gizlendiği söylenebilir. Zira İslâm dininin gündelik hayatta toplumsal kural ve normlarını sağlamlaştırmak amacını taşıyan İslâm ahlâkı, içeriği itibarıyla bu söylemleri destekler özelliklere sahiptir. Çünkü bu “ahlâk” şekli, kadın bedeni ve cinselliği başta olmak üzere, kadın ve kadına dair ne varsa ilgi alanına almıştır. Hatta erkeklerden bahsedildiği anlarda bile erkeğin “ahlâkı”, kadın üzerinden (namus, iffet vb.) tanımlanır. Öyle ki İslâm’ın cinsellik ile ilgili yasakları, aynı zamanda ahlâk kaideleri/normlarını da ifade ettiği için, burada bir değerler bütünü olarak ahlâk, uyulması gereken normları oluşturur, yasağa/buyruğa karşı gelenlerin toplumsal cezaları da farklı biçimlerde belirlenir.

Şehvete Odaklanan Bir “Ahlâk” Biçimi

Bununla birlikte şehveti önlemek adına İslâmî norm ve kurallar çerçevesinde ne kadar “ahlâklı”(/“terbiyeli”) olunursa o derecede de mevcut ilâhî düzenin farkına varılacak ve kişi aynı oranda var olduğunu düşündüğü ilâhî yasalara uyum sağlanmaya çalışacaktır. Lâkin bu düşünceden boy veren uyumun bir ucunun da toplumun huzur, emniyet ve asayişinden başlayıp nizamına kadar uzandığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Üstelik aynı “ahlâk”a göre şehvet ya da cinsellikle ilgili herhangi bir durumun doğrudan günah, dinsizlik, millî hissiyat yoksunluğu, kültür/gelenek düşmanlığı, anarşi, yozlaşma, inançsızlık veya “ahlâksızlık” gibi farklı nitelemelerle birlikte anıldığı da görülmektedir.

Diğer taraftan İslâm ahlâkı, tıpkı diğer dinî ahlâk biçimleri gibi, öncelikle nefs kontrolüne odaklanmıştır. Öyle ki bu kontrol biçimi, ferdi (İslâm’da “birey” yok) ilgilendiren ve insan doğasına ait yaşamsal içgüdüler ile yeme-içme, cinsellik gibi yaşamı devam ettirmeye yarayacak bedensel bütün ihtiyaçlara dair eylemlere sınırlamalar getirme üzerine kuruludur. Fakat nefs ile anlatılmak istenenin aslında, yeme-içme, öldürme tutkusu, zevk ve eğlenme, aşırılığa karşı direnç vb’lerinden daha fazla, cinsellik ile alâkalı durumları kapsadığı görülmektedir. Keza cinselliğe yenik düşecek nefs, listedeki diğer “yenilgilere” göre hem toplum, hem de ferd açısından düşünüldüğünde, daha “tehlikeli” kabul edilen bir pozisyona sahiptir. Tabi nefs’in cinsellikle örtüştürülmesi, kavramın temelindeki asıl kuşkuyu ve cinsel dürtülere her an meyletme potansiyeli olan ferde/mümine karşı duyulan güvensizliği de bizlere işaret eder.

Dolayısıyla İslâm ahlâkı, ferde karşı derin bir güvensizlik eşliğinde “şehvete/dürtülerine yenik düşen müminler” üzerinden kendisini tanımlar ve yaptırımlarını meşru kılar. Zaten nefs, cinsellik ve ahlâkın birbirlerini destekledikleri nokta, tam da burasıdır. Cinsel yaşam ve dürtüler, nefs’in yoldan çıkmasına neden olan şeytanîlik’ler ve günahlar’la dolu olabileceği için, kontrol edilmeli ve sınırlandırılmalıdır. Bu sınırlandırmalar da genelde, az yeme-içme, az uyuma ile tembellikten kaçınma ve cinsel dürtüleri dinin uygun gördüğü bir çerçeve içerisinde yaşama etrafında örgütlenmiştir. Burada beyan edilen amaç, tanrının emirlerini uygulamak ve onun öngördüğü sosyal düzenin yerine getirilmesi olsa da örtük amaç, iktidarın ve dinî otoritenin sürdürülmesi, emirlerin “tüm inananları kapsadığı” iddiası eşliğinde herkesin aslında tanrı katında “eşit” olduğunu fikrine güvenin sağlanmasıdır. Böylelikle alt sınıflardakilerin ellerindekine kanaat etmesi, rıza göstermesi ve olanlarla yetinmesi de devam ettirilebilir.

İşte bu sebeple, dinin meşru gördüğü ya da haram kıldığı cinselliğin bir biçimde “kontrol edilebilir” hâle gelebileceğine inanç, yukarıdaki söylem sahiplerinin hemen her fırsatta bu tarz açıklamaları yapmalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla mevcut ferde güvensizlik, kadın ile erkek ilişkileri mevzubahis olduğunda (bir cinsel temas ihtimali söz konusu olmadığında dahi) zirvelere tırmanır. Çünkü türlü felaketlerin, depremin, hatta (tüm iktisat teorilerini yerle bir edecek biçimde) fakirliğin bile zinadan kaynaklandığına tartışmasız inanmışlar için bir yerlerde “zina yapıldığı” düşüncesi ya da ihtimali, başka hiçbir konuda olmadığı kadar İslâmcılar’ı rahatsız etmektedir. Böylelikle cinsellik ve şehvet kaynaklı “kötülükler”den korunarak toplumsal huzurun sağlanacağı fikri, kadınlar ile erkeklerin ortak kullandıkları mekânları ortadan kaldırma, yasaklama ve haram kılma ile sonuçlanır.

Fakat engellenmeye çalışılan şehvet duygusu her zaman karşı cinsten kaynaklanmaz. Keza İslâm’a göre “cinsel dürtü uyandırdığı” düşünülen şeyleri kapsayacak genişlikte bir “database” henüz icat edilmemiştir. Bazen iç gıdıkladığı düşünülen bir battaniye, bazen alkol dahi içermeyen gazlı bir içecek, bazı zamanlar bir film ya da fotoğraf, bir kot pantolon/tayt, bir şarkı veya kadın sesi, otobüste tesadüfen de olsa bir kadına sürtünme, zihin perdesine düşen bir görüntü, annemizin çıplak dizi vb. bile İslâmcı düşünce erbabı için “şehvete sürükleyenler” kategorisine alınabilir. Dolayısıyla bunların tümünden uzaklaşmak (nasıl başarılabilecekse artık?) haram’a bulaşmamak adına elzemdir. Tabi günümüz dünyası şartlarında buradaki asıl problem İslâmcı’nın bunu sadece çevresi için değil, başkalarının hayatlarını da içerisine alacak biçimde engellemeye çalışmasından kaynaklanmaktadır.

“Engelleme” kelime anlamı bakımından şık durmasa da buradaki sıkıntının imdadına başka bir kavram dağarcığı yetişir. Çünkü İslâm’da uyarmak ve ikaz (/tebliğ/İslâm’a davet), kime karşı olursa olsun zorunlu bir yükümlülüktür ve ölünceye kadar devam eder. Nitekim İslâmcılar (cinsellik ve şehvetle ilgili mevzular başta olmak kaydıyla) her konuda ve herkesi sürekli uyarmalarının meşruiyetini buradan alırlar ve bunun bir “görev” olduğu düşüncesiyle yaptıkları ikazlardan da hiçbir sıkıntı veya utanç duymazlar.

Dahası kadınların (hatta küçük kızların bile) cinsel obje haline getirilip kamusal hayattan dışlanarak eve kapatılma çabaları, karma eğitim karşıtlığı, kızlı-erkekli evler tartışmaları, flört, kadınsız tiyatro gösterisi, asansörde yalnız kalma üzerine beyanlar ve daha fazlasının temel çıkış noktası, yine türlü biçimleriyle birlikte birilerinin, bir yerlerde zinaya düşme ve harama bulaşma riskidir. Başkaları bile olsa, zina ve harama bulaşıldığında tanrı tarafından bir şekilde ve herkesin cezalandırılacağını peşinen kabul etmiş korku dolu İslâmcı tahayyül, başka hiçbir mevzudan duymadığı kadar derin bir mesuliyet duygusu eşliğinde, yaşanan ve yaşanacak tüm belaların sorumluluğunu öncelikle kendi üzerinde hissettiği için, bir cinsi münasebete olanak sağlayacak her ortama daha baştan engel olmaya çabalamaktadır. Bunun da biricik yolu, yine kadınlar ile erkeklerin mekânsal ayrımı ve şehvet/cinselliği çağrıştıracak her şeyden uzaklaşma zorunluluğudur.

Çözüm: Seküler Bir Ahlâkta

Bitirirken genel kabul gören bir hadisten bahsetmek yararlı olabilir. Zira bu metin, konu ettiğimiz meselenin birkaç meczubun bireysel çıkışları olmadığını, bu açıklama sahiplerinin kendilerini de aşan bir zihniyet biçiminden referans aldıklarını ispat açısından önemli olabilir: “Kadınlarla bir arada yalnız kalmaktan sakının. Allah-u Teala’ya yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, aralarına şeytan girer. Bir kimsenin çamurlu bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.”

Sonuç olarak ahlâkın içeriğinin bir din (duruma göre etnisite) tarafından doldurulması veya bunları içeren bir “ahlâkî” yaklaşım, tüketim çılgınlığıyla israfın bile ihtiyaca dönüştüğü günümüz dünyası karşısında, yenilgiye uğrayıp biçimsizleşmeye ve bozulmaya mahkumdur. Dahası, ayrımcı, fakir ve içeriksiz olduğu için de uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Nitekim Türkiye’de tüm sosyal sorunların altında yatan temel problemlerden biri de olay, durum, eylemler vb.’ne karşı verilen tepkileri toparlayacak ortak bir ahlâkî konsensüs yokluğu ve bunun neticesinde herkesin olan biteni kendi mutlak doğrularını yaşadığı, kendi ahlâk adacıkları üzerinden değerlendirmesi olarak tespit edilebilir. Örneğin buna göre, herhangi bir İslâmcı için bu cinsiyetçi, ayrımcı ve fütursuz açıklamalarda bir problem bulunmamaktadır. Zira bazılarının “gerçek İslâm bu değil” karşı çıkışlarına rağmen, bu kişiler açıklamalarını inançlarının gerekliliği olan ahlâka göre yapmaktadırlar.

Dolayısıyla norm ve kurallar bütünü olan ahlâk, bugün yaşadığımız ülkenin temel çatışma noktasıdır ve daha da vahimi, bu durum artık “birlikte yaşama” adına sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Çözüm ise insan bireyciliği ve egoizminin bir inanç vasıtasıyla değil, güçlü bir ahlâkî merkez, yeni bir sosyal ahlâk aracılığıyla genel çıkarlara uygun hâle getirilmesinde yatmaktadır. Bu da ancak toplumda seküler bir ahlâk eğilimi ve eğitimiyle, yeni bir adalet duygusu ve kamu vicdaniyle mümkün olabilir.

Bu makaleye, şu LİNK'ten de ulaşılabilir:

28 Ocak 2018 Pazar

Sosyal Medya: Kitlesel Yok Oluşun, Yeni Var Olma Mekânı (BirGün Gazetesi PAZAR Eki - 18 Ocak 2018)



Yaşı 50 ve üzeri civarı olanlar hemen anımsayacaklardır. Çok da uzak olmayan zamanlarda, konuşma dışında kendimizi bir başkasına/başkalarına ifade etmemizin tek yolu, mektup yazmaktı. Arkadaşlarımıza, ailemize, tanımadığımız kişilere, sevdiklerimize (hatta nefret ettiklerimize bile) mektup yazarak ulaşılırdı. Mektup, sevinçlerden hüzünlere, olaylardan başarılara, nefretlerden acılara, havadislerden kişisel yorumlara kadar geniş bir yelpazede uzanan biricik anlatım yoluydu. Sayfalar dolusu yazılır, ne düşünülüyorsa samimiyetle anlatılır ve karşı tarafın (yine bir mektupla gelecek) tepkileri merak ve sabırla beklenirdi. Bir üslubu, seviyesi, nezaketi vardı. Herhangi bir konuya merakı, kolaycılık şubesi Google bitirdi; sabrı da “hız toplumu” aldı götürdü; üslup ve seviyeden ise hiç bahsetmeyelim. Geriye sadece hüzün kaldı. Yani bir postacının getireceği mektubu beklemenin o kendine has güzelliğine dair özlemler…

Zira o vakitler postacılar da muteber insanlardı, saygı görürlerdi, karşılaşılınca ufacık da olsa ayaküstü sohbet edilirdi. Bugün postacılar da hayalet gibi görünmez oldular. Posta kutusuna bir takım zarflar bırakılıyor ama kimin bıraktığını bilmiyoruz. Kültürün, geleneğin, yerli ve milli olmanın peşindeyiz ama mahallemizdeki postacıyı tanımıyoruz. Hasbelkader karşılasak bile bizi ilgilendiren bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzüne bile bakmıyoruz. Zaten artık fatura, icra ya da mahkeme kâğıdı dışında getirdikleri pek “hayırlı” bir şey de kalmadı. Dahası yüzyıllardan gelen kadim bir alışkanlık olan mektubun itibarı da çok çabuk yıkıldı. Önce internet, sonra da mail, mektubu o ihtişamlı tahtından indirdiler. Kolaylık ve hız tüm alışkanlıkları bir çırpıda değiştirdi. Ve en nihayetinde “sosyal medya” adıyla bir şey icat oldu. Mertlik ise bozulmak bir yana, buralar her saniye yeni bir “mertlik” destanının yazıldığı; güvenli evlerinde oturup “açlık sınırı” altında kazanan milyonların, hiç de böyle bir beklentisi bulunmayan dünyanın geri kalanına, nizam ve adalet getirme sevdasıyla somutlaştıkları mekânlar biçimini aldı.

Nitekim bugün içinden geçtiğimiz makûs zamanlarda, bünyeyi yokluktan varlığa taşıyan sosyal medya ismiyle müsemma bir heyula ile karşı karşıyayız. Öyle ki sosyal medya, en çok da onun içerisinde doğup büyüyenler için, bir varlık ifadesine, yani soyuttan somuta geçmek için mecburî bir istikamete dönüştü. Üstelik bu mekânlar, sanal olmasına ve profildeki kişinin gerçekliğine dair derin şüphelerimiz bulunmasına rağmen, ironik biçimde insan varlığının somutlaşmış halinin yegâne göstergesi hâline de geldi. Kişinin bir sosyal medya hesabı yoksa sanki kendisi de kocaman bir hiçlik içerisindeymiş, ne bir geçmişi var ne de varoluşuna değer katacak bir anlama sahip değilmiş gibi zorba bir algı ortaya çıktı. Dolayısıyla buralardaki mevcudiyet, yapılan herhangi bir paylaşım ya da paylaşılanları izleme, teknoloji bağımlısı günümüz insanlarına kendilerinin yaşadığını, var olduğunu anımsatıyor. Herhangi bir paylaşımın altına yazılan ufacık bir yorum, kalpli bir beğeni hayatta olduğunun, orada bulunduğunun hissedilmesi için de yeterli. Hatta tuhaftır, bazen yüz binlerce takipçisi olan sahte hesaplar bile, kim olduğunu bilemediğimiz bu hesap sahiplerine de aynı hazzı verebiliyor. Üstelik artık kişiler birbirlerini sosyal medya hesapları üzerinden tanıyor, değerlendiriyor, eleştirip yargılıyorlar. Yine merak edilen birisiyle ilgili bilgi sahibi olabilmenin en basit yolu, varsa sosyal medya hesabına bakmaktan geçiyor.

Tabi meselenin çok farklı yönleri de var. Mektup devirlerinde ulaşılmaz görülen (belki çevremizdeki ulaşamadıklarımız da dahil) pek çok ünlü ünsüz siyasetçi, şair, yazar, gazeteci, aydın, şarkıcı, oyuncu vb. artık bir twit kadar yakınımızda. Çünkü vahimdir ki, tam da Yeni Türkiye’ye denk gelen bu dönemde, bu sosyal duvarlar aniden yıkıldı. Sevgiler, övgüler, eleştiriler ama özellikle de öfkelerin arzuyla döküleceği biricik yer de belli oldu. Böylece o duvarların yıkılması, sayısı on milyonları bulan koca bir kitlenin ruhsal problemlerini apaçık görmemizi de sağladı. Zira ülkenin senelerdir içerisinde tuttuğu (belki de için için beslediği) o yıkıntıların ardından çıkan hadsiz bir canavar, ipten kazıktan kurtulup kötücül bir virüs şeklinde aramıza karıştı. Kötülük buralarda normalleşti, “akılcı”, “mantıklı” ve “zorunlu” görüldü, hatta karizmatik bir aura’ya sahip olduğu düşüncesiyle destek buldu ve yaygınlaştı. Kısacası bu sosyal mekânlar, sahte vicdan gösterilerinin, en ucuz demagojilerin, riyakâr bir sembolizmin, her türlü sömürünün, cinsiyetçiliğin, sahtekârlığın, şiddet övücülüğün, gerçekliğine inanılmış akıl almaz paranoyaların, yalanın dolanın yeri haline geldi. Böyle olunca da güzellik, doğruluk, iyilik, insaniyet, bir yandan vitrin dindarlığı üzerinden ucuzlarken (örneğin Facebook hesabında ayet, hadis, Cuma mesajları paylaşan Özgecan Aslan’ın katilini anımsayın), diğer taraftan da iyice pahalı bir lükse dönüştü. Hani bir “iyilik” görüldüğünde buğulu gözler eşliğinde yoğun biçimde beğenilip, paylaşılıyor ya, işte bizlerin asıl trajedisi artık burada yatıyor. Zira kaybetmiş olduğumuzla yüzleşiyor, bir türlü olamadığımıza içten içe ağlıyoruz.

Öte yandan çoğu kez sosyal medyanın aslında demokratik bilinci geliştiren “diyalog mekânları” olduğuna dair romantik iddialar da ileri sürüldü. Hâlbuki buraların gerçekte kimsenin kimseyi dinlemediği yerler olduğunu öğrenmemiz de fazla zamanımızı almadı. Tersine bu alanların, arsız bir keyif eşliğinde birbirlerinin olası utancını, ayıbını yüzlere sınırsızca vurma yeri vazifesi gördüğü; o “diyalog” denilen durumda aynı siyasal görüşü paylaşıyorsanız pek bir problemin çıkmadığı, oysa karşıt noktalardaysanız birkaç cümle sonra küçümseme, hakaret, küfür ya da tehdidin başladığı; buraların esasen sosyal diyalog mekânlarından çok bir “mahkeme salonu” yerine geçtiği de böylelikle çabucak anlaşıldı. Dahası hak, adalet, ahlâk silikleşince herkes, kimin “suçlu” kimin “masum”, kimlerin “hain/terörist” kimlerin “vatansever” olduğuna, kimlerin aslında “neye hizmet ettiklerine” de, savunma makamının olmadığı bu “mahkemede” ve birkaç cümleyle karar verir oldu. Çünkü ne konuşulursa konuşulsun insanların bir tek kendi anladıklarını esas aldığı bu mekânlarda temel amaç asla “dinlemek” değildi; aksine konuyla ilgili ne hissediliyor ya da düşünülüyorsa bir an önce söyleyip rahatlamaktı. Bu yönüyle sosyal medya, modern insanın içerisindeki şiddet yüklü otoriter bir kişiliğin de gösteri alanı şekline büründü. Doğal olarak böylesi bir şiddetin olduğu yerde ne diyalogdan ne de kamusallıktan bahsetmek ihtimali de kalmadı.

Lâkin sosyal medya kullanıcılarının genelinin bu yönde bir talebinin olduğu da daima şüpheliydi. Keza buralarda akıldan geçen, akla gelen, hissedilen, kulaktan duyulan her düşüncenin büyülü birer bilgi/gerçeklik sanılmaya başlandığına da şahit oluyoruz. Seviyesiz ve alabildiğine ahlâksız bir dilin hâkim olduğu sanal ortamlarda takılan pek çok kişi kendisini, özellikle her konuda birer küçük uzman, birer bilgi deposu, bir kamu iradesi şeklinde görüyor. Bilgiye götüren yol (kendisi esasen bir bilgi çöplüğü olan) Google ile kısalınca, öğrenmek adına gerekli çaba, zahmet ve emek de peşi sıra anlamsızlaştığı için bilme ve öğrenme de değersizleşti. Dolayısıyla her taşın altında gizli bir komplo, sinsi bir plân, her yanımızın hain ya da düşmanlarla çevrildiği ve başkalarının sürekli biçimde “büyük oyun”u göremeyen tarafta olduğuna dair yargılar da tavan yaptı. Yalan yanlış fotoğraflar ve haberlerle feci biçimde ikna edilip, diğerlerini alt etme yarışında geceli gündüzlü birbirine giren milyonların tek derdi, “laf sokma” çabası oldu. Böylelikle bir “Kurtuluş Savaşı” veriliyormuş gibi motive olunan bu cenk mekânları, oraları tüketen koca bir kitlenin içerisindeki öfkeyi, kini, zorbalığı, küfrü, cinsiyetçiliği, faşizmi hadsizce döktüğü bir foseptik çukuruna dönüştü. Son yaşadığımız meselede de görüleceği üzere, kitlenin aklının fallus ile vajinadan öteye geçemediğine de şahitlik ettik. Ağaca, yeşile karşı düşmanca tavırları biliyorduk da, bitmez tükenmez bir “duhûl” merakının eşliğindeki masum bir zeytin dalı, hiç bu kadar kirletilmemişti.

Diğer taraftan, sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı da söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir. Örneğin profilinden “17 yaşında” notu olan ideolojilerden arınmış Furkan kardeşimiz, boyu kadar kitap yazmış bir profesöre seslenirken rahatlıkla “ne kadar aptalsın, ideolojik bakma olaylara” diyebiliyor. Yine Sevinç Hanım, meşhur bir yazarımızın attığı twit’in altına “sen kitap yaz kitap oku, savaşma asker işidir, bilmediğin işlere karışma” uyarısını bırakabiliyor. Önüne gelene “yerli ve millilik” ayarı veren bir hesabın adı Clark Kent… Dahası bazı hesapların isimleri Bourdieu, Foucault, Nietzsche, Spinoza olsa da paylaşılan içerikler Recep İvedik kıvamında. Attığı twit’te “tekbir getirenler” mi, profilinde silah fotoğrafı olmasına rağmen sevgi mesajları verenler mi arasınız ya da sanal bir boşluk üzerinden lisans okumanın da verdiği kof heyecanla bir akademisyene karşı çıkarken “bunların kafalarına vura vura öğreteceğiz” hadsizliğini ne yapalım, bilemiyorum. Kısacası bugün, kitlesel akıl sağlığımızın önündeki en büyük engel, sosyal medyaymış gibi duruyor. Dahası bunlar gibi milyonlarca örnek aynı sosyal ortamlardayken, buralarda akıl, tutarlılık, ahlâk ve mantık aramanın da çok az karşılığı bulunuyor. Böylece iki haber okumak, birkaç ilginç kitap, makale ya da yorum görmek veya edebî, sanatsal, kültürel vb. paylaşımlar yapmak adına yeni insanlar tanımak için nasıl bir cehennemin içerisine düştüğümüze de asla inanamıyoruz.

Netice itibarıyla, basitçe bile olsa herhangi bir şeye ikna olunduğu zaman insan güven dolu olur. Güvenin sıcaklığı, inandığınız mevzu hakkında artık hiçbir kuşkuya düşmemenizi sağlar. Böylece kafa karıştırıcı tüm çelişkilerden de uzaklaşılır. Fakat aksine bu durumun toplumsal olarak makbul olduğu söylenemez. Çünkü ölümüne ikna edilmiş kitleler, asla dinlemez. Onlar sadece haykırır. Kitlelerin ülke menfaatine dair tek ve net biçimde bir “doğru”ya inandığı bir yerde yaşamak, eğer düşünceniz ve doğrularınız farklıysa, boğucudur. Bugün Türkiye, tam da böylesine boğucu bir toplumsal atmosferin içerisinde bulunuyor. Üstelik konuşmayı kısıtlayan, diyalogu boğan, kamusal alanda da monologu güçlendiren, çoğu kereler toplumsal linç mekânı olan sosyal medya da bu ölümcül ortamı alabildiğine körüklüyor.

Sokaktaki en basit tartışmalardan siyasetin en tepesindeki politik kavgalara, eğitim sorunlarından çevresel problemlere kadar sosyal medyaya yansıyan pek çok mevzuda, ülkedeki farklı kesimlerin bir arada yaşama, aynı ortamlarda bulunma vb. kararlılıklarının artık kalmadığını da görüyoruz. İşte sosyal medya bunları da açığa çıkaran, toplumsal yarıkları iyice açan, kanatan, düşmanlıkları coşturan işlevlere de sahip bulunuyor. Kısacası bu alanlara analitik bir pencereden bakınca, milyonlarca insanın, şu an örtük biçimde ama bir süre sonra daha yüksek sesle “bir arada yaşamak istemediklerini” haykıracaklarını söylemek tuhaf olmayacak. Ve o gün net biçimde geldiğinde, sosyal medya yine bunun kuvvetli biçimde dillendirildiği yer olacak.

Bitirirken, ABD’nin kendi kirli çamaşırlarını yine ABD’yi överek anlatan Homeland isimli bir dizinin, son sezonundaki bir sahneden bahsedelim. Bir biçimde CIA’den ayrılmış ama o çevreden de bir türlü kopamamış eski bir ajan, şüphe üzerine kimliğini gizleyerek bir bilişim şirketine uzman olarak girer. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra da bu şirketin aslında, hükümet adına on binlerce sahte sosyal medya hesabı üzerinden kamuoyu yönlendirmesi yaptığını ve bu sahte hesapların yine itinayla takip edilen binlerce seçilmiş profile taciz için yollandığını fark eder. Politik duruma göre, hedefteki muhalif profilin sosyal medya hesabındaki bir yorumun altına gönderilen “bot hesaplar”, peşine taktığı kitleyi bir kuş sürüsü gibi o yorum altına toplamakta, kamuoyu da birkaç saat içerisinde o kişiyi linç ederek sistemin meşruiyetini sarsacak olası tehditleri yok etmektedir.

İşte bugün sosyal medya, böylesi itibarsızlaştırma oyunlarının; bilincin yerini uyumun aldığı sanal kamuoyu gösterilerinin; “özgürlük alanı” sanılırken muktedirlerin istediği zaman şalteri indirebildiği; herkesin kolaylıkla kendini ele verdiği, karakter, zihniyet ve düşünce imalatının; putperestçe bir aldatının ikna mekânlarıdır. Yine de sıkı bir sosyal medya takipçisiysek ve bir türlü vazgeçemiyorsak, zamanımız, akıl sağlığımız ve insanlığımız adına daha az vakit geçirmemiz, şeklindeki bir reçete tavsiyesi belki yararlı olabilir.

Bu makaleye, şu LİNK'ten de ulaşılabilir: