29 Kasım 2015 Pazar

İslâmcılık ile Türkçülüğün Tarihsel Uzlaşması (BirGün Gazetesi Pazar Eki - 29 Kasım 2015)



Epeyce bir zamandır kendisini içten içe tahkim eden İslâmcılık bloğunun, ardı ardına gelen “seçim başarıları” ile siyasal iktidarı tek başına ve Meclis aritmetiği açısından güçlü biçimde ele geçirmesinin ertesinde hem baskı hem de rızaya dayalı hegemonik bir güce dönüşmesi ve buradan devşirdiği enerjiyle toplum üzerinde hâkimiyet kurup, bunu da ‘İslâmcılık ideali’ gibi daha büyük amaçlar/çıkarları gerçekleştirme yolunda kullandığından çokça bahsedildiği için bu yazıya böylesi bir bilgiyle giriş yaptım ama burada bunlardan bahsetmeyeceğim. Hâlbuki 30 Mart Yerel Seçimleri’nden başlamak kaydıyla, sırasıyla Cumhurbaşkanlığı ve iki Genel Seçim sonuçlarının da işaret ettiği üzere, mevcut İslâmcı siyasetin “Türkçü”[1] kesimleri de içerisine alarak (en bariz göstergesi olan sayısal anlamda bile) genişlediğine şahit olmamız, pek çok açıdan önem arz ediyor. Bu sebeple, milliyetçi oylardaki bu yer değiştirmenin nedeni, her seçim öncesi AKP’nin milliyetçi söylemlere kuvvetle sarılması ve devamında çatışmaların yeniden başlaması mı? şeklindeki bir soruya kısmen “evet” denebilir; fakat kanımca yanıtın diğer kısmı esasen daha farklı tespitlere ihtiyaç duyuyor.
“Ben Müslümanım, Irkçı Olamam…”
Yakın zamanda sosyal medyadaki sahte hesaplardan birinden ırkçı bir dille bana karşılıklar veren birisine, “kendisinin ırkçı olduğunu” hatırlatmam üzerine, bu kişi küfür etmeden hemen önce yazdığı son cümlede bana şu karşılığı vermişti: Ben Müslümanım, ırkçı olamam… Nereden bakarsanız bakın, bugünlerde yaşadıklarımıza dair basit ama çok şey anlatan bir cümle. Öyle ki, yerelliğin zirvelerini yaşadığı bugünlerde Türkçülüğün İslâmcılığa ama bilhassa İslâmcılığın Türkçülüğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğu görülüyor. Bu iki siyasal akım, bugün, gerek politik alanda gerekse de gündelik dilde zor duruma düştüklerinde birbirlerine destek olmak, yardıma yetişmek, yaşamak için birbirlerini emzirmeye her zamankinden daha muhtaçlar. Açıkçası bu simbiyotik ilişki geçmişte de aynen böyleydi; fakat bugün bu bağımlılığa dünden daha çok ihtiyaçları var.
Zira politik projelerin ideolojik referansını sağlayan İslâmcılık için bu “ihtiyaç”, artık birinci derecede öncelikli. Tabi, bilhassa siyasî anlamda fazlasıyla sıkışan, tutarsızlıkları ayan beyan ortaya çıkınca elinde tek güç olarak kalan şiddete sarılmış, üstelik bir de meşruiyet bunalımındaki İslâmcı ideolojinin, siyaseten düştüğü çıkmazdan kurtulmak için Türkçülük’ten vücut bulmuş milliyetçilik gibi bir can simidine gereksinim duyması da doğal. Milliyetçi ideolojinin Cumhuriyet’ten beri devlet ile olan münasebetleri daha köklü temellere dayanması; milliyetçiliğin dağılmaya karşı kolayca kullanılabilecek basit bir dile sahip olması; o dilin siyasî olaylarda ana birleşme noktası görevini görme kapasitesi; buna ilave olarak son dönemde İslâmcılığın geçirdiği buhranlara nazaran milliyetçiliğin bu dönemleri göreli biçimde hasarsız ve daha az hırpalanmış şekilde geçirmesi gibi etkenlerin, İslâmcı siyaseti milliyetçi unsurları kendi politik malzemesi yapma konusunda iştahlandırdığı görülüyor. Fakat en önemlisi milliyetçiliğin bazı yönleri, tam da İslâmcılığın bugün hasretle özlem duyduğu toplumsal modele denk geliyor; hatta bu modele uygun özel avantajlar bile sağlıyor.
Sentezlerin En Hayırlısı
Hemen il elden, milliyetçiliğin ‘disipline dayalı toplum’ beklentisinin, kitlelerin iknasını kolaylaştırması ve muhaliflerin basitçe ayıklanması (çevrenizdeki kişiler sizi ‘ikna eder’ ya da dışlamadan ihbara kadar uzanan bir sürece birden dâhil olursunuz) gibi özellikleri taşıdığı için, İslâmcı politikalar açısından mühim bir yere sahip olduğu söylenebilir. Çünkü disiplin, farklılıkların düzleştirilmesi ve bu motivasyon üzerinden bir ‘birlik oluşturma’ süreçlerini de içerir. Bu sebeple, örneğin ‘İslâmcı birlik’ fikri, Kürt, Arap vb.’yle ‘birlik olmak’ istemeyenleri mecburen dışarıda bıraktığı için, günümüz Türkiyesi ve gerilim politikaları söz konusu olduğunda milliyetçi hissiyatlar İslâmcılığa göre içerisinde daha toparlayıcı etkileri barındırmaktadır.
Yine milliyetçiliğin ‘millî vazifeler’ başlığı altında topladığı ve görev aşkıyla donattığı pek çok başlık, sıcak politik gelişmelerde ya da bazı toplumsal durumlar arasında hiyerarşiler kurarak (millî ile gayr-ı millî ayrımı gibi), sayısız sorunu ‘millî meseleler’ karşısında önemsizleştirerek perdelenmesine de katkıda bulunur. Bugün İslâmcı siyasetin en acil toplumsal sorunları (kadın cinayetleri, işsizlik, yoksulluk vb.), terör, Suriye’deki savaş, Geziciler, çevremizdeki düşmanlar gibi mazeretlerle önemsiz kılarak ötelemesi,  kitlelerin anlam dünyalarının derinliklerinde yatan milliyetçi söylemlerin sağladığı zihinsel destekler (bayrağın/vatanın önceliği vb.) sonucundadır. Bu ‘millilik’ hâli, ayrıca, hukukun kolayca rafa kaldırılması, insan hak ve özgürlüklerinin hiçe sayılması, sermayeye yaratılan fırsatlar eşliğinde emeğin sömürüsünün yaygınlaştırılması vb. bakımlardan da fazladan işlevler görür. Zaten İslâmcı siyaset, süreç içerisinde milliyetçi söylemleri diri tutabildiği ölçüde bunun karşılıklarını aldığını iyice test ettiği için, sıraladıklarımın tümünü ve daha fazlasını yeri geldiğinde ustaca işleme koymaktadır.
Üstelik bütün bunlar iktidarın toplum nezdinde hiç de göze batmadan otoriterleşmesine de (‘zaten çoktan geç kalınmış şeyleri yapıyorlar’ düşüncesi) geniş fırsat yaratır. Öyle ki halk milliyetçi duygularla militarize edildiği ölçüde, dostların ve düşmanların kimler olduğu belli olacak, olası iç ve dış askerî operasyonların ana sponsoru olan geniş kesimler mevcut durumlarına memnuniyetsizlikten ziyade, rıza ile katlanacaklardır. İslâmcı ideolojinin ‘dindar-dinsiz’ ayrımının silikleştiği bu noktada, ‘Türklük’ ön plâna çıkacak, bölünme ya da vatanı kaybetme korkusu derinleşerek artacaktır. Sonuçta ‘şehit olmak’tan başka kıymetli bir apolete sahip olmayanlar yığınlar için Rus uçağı düşürmenin ‘gururu’, çoğu zaman yokluğu ve yoksunluğu bastırabilir; hatta yaşanan hak ihlallerini, rafa kalkan özgürlükleri bile sıradanlaştırabilir. Dahası ülkeyi ‘hainlerle’ dolu bir yer, ‘ihanet’i de sıklıkla yaşanan bir olay olarak görmeyi ve ‘ihanet zamanlarında hukuk askıya alınabilir’ şeklindeki düşüncelerin yaygınlaşmasını da kolaylaştırabilir.
Diğer taraftan İslâmcılık, daha çok dinsel farklılıklar üzerinden işleyen bir homojenleştirme vasıtası olduğu için ‘ümmet kardeşliği’ni savunmak, bazı durumlarda (meselâ, konjonktürel olarak mevcut ayrımları derinleştirmek gerektiğinde) sıkıntı yaratacaktır. Oysaki farklı dinlerden çok az kişinin kaldığı ve onların da en azından bugün için politik malzeme olma kapasitelerinin bulunmadığı Türkiye’de özellikle Kürt meselesi gibi politik ajitasyonu yoğun bir durum söz konusu olduğunda, İslâmcılık açısından milliyetçilik yine bir zorunluluğun adıdır. Çünkü böylelikle Kürtler ile Müslümanlık paydası üzerinden kurulabilecek olası İslâmcı empatiler de daha baştan bertaraf edilmiş olacaktır. Bu yüzden Roboski ile başlayan ve 7 Haziran sonrası HDP’nin yüksek oy aldığı tüm il ve ilçelerde devam eden tahakküm ve hükmetme politikalarının, Türk ve Müslüman olanlarda hiçbir tepkiye yol açmamasının nedenleri bilhassa burada aranmalıdır. Gezi Direnişi’nde ‘camiye ayakkabı ile girdiler’, ‘camide içki içtiler’ iddialarına büyük tepkiler ve öfke dalgalarıyla katılan (özellikle İslâmcı) kitlelerin, kurşunlarla harabeye dönen camiler ile cem evlerine, yerle bir edilen mezarlıklara karşı kayıtsız kalmaları da yine aynı bağlam içerisinde ele alınabilir.
Dahası milliyetçi yapıların İslâmcılara göre olası politik gerginlik durumlarında paramiliter katkıları (HDP binalarına ve Kürt esnafa saldırı gibi) düşünüldüğünde, etkinlikleri güçlü, örgütlülükleri yaygın ve işlev alanları da daha fazladır. Zaten bu sokak saldırıları eylemlerinde en ön saflarda Ülkücülerin yer alması, oluşturulan ‘millî mutabakat’ın etkisini anlamak bakımından da dikkat çekicidir. Zira buna benzer bir işlevi ‘icra etsin’ diye, bir taklit eseri kurulan Osmanlı Ocakları gibi organik yapılar ise, hem yeni hem de böylesi bir etkiye henüz sahip değiller. Bu yüzden, İslâmcı siyaset için milliyetçiliğin hareketlilik kabiliyeti, sokaktaki muhtemel karşılaşmalar ya da gövde gösterilerinde muhalif gruplara karşı kendi faaliyet alanlarını sayı ve etkinlik bakımlarından daha da genişletmesi adına önemlidir.
İslâmcı politikalar için milliyetçiliğin olmazsa olmaz bir unsuru da sahip olduğu dil ve söylem dağarcığıdır. Keza ‘millî irade’ kavramının bu derece sıklıkla kullanılmasının bir nedeni de sıradan insanın zihin dünyasına seslenen milliyetçi söylemlerin, ona yüce bir misyon/görev ve kimlik kazandırması neticesinde kişilerin ‘büyük oyunlar’a karşı ‘büyük görev’in bir parçası haline getirilme başarısında aranabilir. Milliyetçi söylem dağarcığı yardımıyla ‘büyük oyun’u çözen vazife aşkıyla dolu insan kitleleri, aynı zamanda hızla karşı reaksiyon gösterebilme kapasitesine de sahip oldukları için, ‘dost’u ve ‘düşman’ı hemen ayırırlar ve bir baskı aracı olarak ‘hain’ sayılanlara karşı militer bir söylem hattının kurulmasına da katkıda bulunurlar. Yine aynı sebep eşliğinde, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a, yaklaşık beş puan eriyen MHP’nin ava giderken avlanarak bu söylem dağarcığının hâkimiyetini (bu seçimler itibarıyla) AKP’ye kaptırdığını, kendi seçmeni gözünde söylem üzerinden ikna etmeyi sağlayan gerçeklik algısını önemli ölçüde yitirdiğini de iddia edebiliriz. Zaten bu sebeple MHP taşıyıcısı olduğu mevcut dili, gerek pratikte gerekse de söylem anlamında onları daha iyi kullanan rakibine kaptırmış bir partidir.
Hayırlara Vesile Olacak Bir Tarihsel Uzlaşı
İşte bugün böylesi bir ‘manevî güç’ ve ‘millî hissiyat’ birleşimiyle, ‘Türkmen Dağı’ diye bir dağ icat ediliyor; sonra Bayırbucak Türkmenlerinin vaktiyle ‘Haçlıları durduran Oğuz Boyu’ olduklarını, ‘Selçuklu’dan beri Hac yolunu güvende tuttuklarını’ falan öğreniyoruz. Bu dil ve söylem insanları, İslâmcı değilsen Türkçülükten, Türkçü değilsen İslâmcılıktan yakalıyor. Eleştirel bir akla, analitik bir düşünceye ya da sistematik bilgiye sahip olunmadığı zaman (çok şey mi bekliyorum?), bu söylem alanının çekim gücüyle başa çıkabilmek imkânsız. Hatta açıkça ırkçı söylemler kullanırken bile hiçbir ahlâki sorumluluk hissetmeden sadece ‘Müslüman olduğun’ için ‘ırkçı olmak’tan bile kolayca sıyrılabiliyorsun. İtiraf edelim, böylesi bir dil ve söylem dağarcığına sahip zihin dünyalarıyla mücadele edebilmek de o derece zor.
Sonuç olarak, İslâmcılık ile bugün bu yazıda sıraladığım konvansiyonel nedenlerle onun tarafından içselleştirilen Türkçülük, bunlar dışında tarihin, ecdadın, geleneğin önemsenmesi; benzer ‘tarihsel düşmanlara’ sahip olma; farklılıkların bozucu bir unsur olarak görülmesi; ötekileştirmenin kıymetli sayılması; duygusal (dinî/millî) motivasyonların önemsenmesi gibi bazı benzerlikler de fazladan sıralanabilir. Zira bu ve benzer nedenlerden dolayı bugün İslâmcılık, Türkçülüğün hayat verdiği milliyetçi anlamların kendi toplum projesine dâhil etmeyi uygun bulmuş görünüyor. Bu anlamlara sahip dil ve söylemlerin İslâmcı siyasete bu ‘dâhil olma’ durumu, otoriter bir hattın örülmesinin hem düşünsel hem de pratik arka plânını da inşa ediyor olması bakımından dikkatle takip edilmeli. Burada Türkçülüğün hiç mi kazancı yok? diye soracak olursak. Tabi ki var. Türkçülük bu büyük ‘tarihsel uzlaşma’da iktidar sırasının kendisine gelmesini sabırla bekleyecek ve beklerken de tahmin edilir şekilde olan ve olacaklardan siyasî bir mesuliyet taşımayacak.
Makalenin LİNK'i şurada: http://www.birgun.net/haber-detay/islamcilik-ile-turkculugun-tarihsel-uzlasmasi-96441.html

[1] Türkçülük ile milliyetçilik kavramları arasındaki popüler “farklılaştırma” çabalarından haberdar olmakla birlikte, ben bu yazıda böylesi tartışmalara girmeyeceğim. Bundan ziyade, ortalama anlam dünyalarını ölçü alarak iki kavramı da benzer biçimlerde kullanacağım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder