27 Temmuz 2013 Cumartesi

ÜNİVERSİTEYE YENİ BAŞLAYACAKLARA TAVSİYELER*

1. Öğrenci işlerindeki kadın size düşman değil. Onun nefreti bütün dünyaya karşı. Moralinizi bozmayın ve klimanın tadını çıkarın.
2. İlk hafta ders olmaz, amele gibi gitmeyin. (Haydi o tatlı heyecanla gaza gelip gittiniz, hayvanlar gibi ilk geceden bütün okulu facebook arkadaş listenize eklemeyin.)
3. Ders programı için panonun önünde toplanan kalabalığın arasında görüp aşık olduğunuz kızın sevgilisi var. Baştan uyarıyorum. Sonra çok ağlarsınız, demedi demeyin.
4. Muhabbete "LYS'de kaç puan yaptın? Bi' alt tercihim su ürünleriydi" şeklinde giren elemanla samimiyetiniz, not almanın ötesine geçmesin. çünkü, o çok sıkıcı biri. Dikkat edin!
5. Sporla alakanız olmadığı halde sürekli eşofman altıyla gezen dombililerden olmayın. Ve hava 60 derece dahi olsa "bol cepli kapri" denen tekstil ürününden uzak durun.
6. Kulüpler amele kaynıyor. Heyecanlanıp, hepsine girmeyin.
7. John lennon gözlüğü ve şile bezine abanan hatunla muhabbet edecekseniz, mevzuya "nietzsche'den, sistemin bizi köleleştirdiği"nden ya da "hayatın anlamsızlığı" gibi ana temalardan girin.
8. Siyah tişört üzerine kareli gömlek giyip, düğmeleri açanlar mühendislikte, şile bezi gömlek üzerine şal takanlar güzel sanatlarda okuyor. Tercihlerinizi buna göre belirleyi.
9. İlk günlerde alay ettiğiniz bıyıklı/favorili kızlar, 1-2 yıla manken gibi olacak. Büyük konuşmayın, erken rezervasyondan yararlanın.
10. Sığır sürüsü gibi doluşacağınız kantini gözünüzde büyütmeyin. Önceleri "Reina" gibi gelir, fakat sonra aile çay bahçesine dönüşür, demedi demeyin.
12. "Kitabı almak zorunludur" diyen hocalarınızı ciddiye almayın, fotokopiciye gidin.
13. Yatay geçiş, %10'luk dilime girip harcın yarısını ödemek gibi saçma sapan hayallere kapılmayın. Kötü geçen vizelerden sonra, hepsi yalan olacak. unutmayın.
14. Makarna, boş bira şişeleriyle "vize" yazıp etrafında poz verme gibi öğrenci evi geyiklerine gülen kalmadı. Bunu yapmayın.
15. Ve son olarak; beyler, kızlar orada da teklif etmiyor. Ümitlenmeyin.

* LEMAN Dergisi'nin Facebook sayfasından alınmıştır.

18 Haziran 2013 Salı

TARİH, "GERÇEKLİK" MİDİR?



Tarih kavramı, genel bir kanıya göre, bir zamanlar yaşanmış olduğu düşünülen tarihsel gerçek/gerçekler'i ortaya koyma yollarından biri olarak görülür. Yine aynı genel kanıya göre tarih, bu "gerçek/gerçekleri ortaya çıkarma" işini de kendisine ait "bilimsel" yollarla yapar. Halbuki sanılanın aksine tarih, en temelde, gerçek/gerçeklik değil, gerçek/gerçeklik algısı'nı yaratma yollarından birisidir. Bilim ise, çoğu kez, bu durumun güzel bir ambalajı şeklinde bir işleve sahiptir.
Öyle ki, Castoriadis’e göre tarih, bir poiesistir* ve “öykünen bir yaratı değil insanların yapma’ları ve temsil etme/söyleme’leri dahilinde olan yaratım ve doğuştur. Bu yapma ve bu temsil etme/söyleme de, bir andan sonra, düşünen yapma ya da kendini yapmakta olan düşünce olarak tarih dahilinde kurumlaşır” (Castoriadis,1997:11-12). Belki de bu özelliğinden dolayı Marx tarihin sürekliliğine dikkat çekmişti. Çünkü tarih kesintiye uğrayan bir şey değildir, içerisinde taşıdığı bütün ekonomik, kültürel ve sosyal yapıları ile devam eder. Günümüzde bize, "devrim", "inkılap", bir "devri açmak ya da kapamak" gibi mevcut durumun şaşalı bir şekilde anlatımına olanak tanıyan “resmi” veya “gayr-ı resmi” tarihin nadide örnekleriyle dolu bir insanlık tarihi sunulduğunu görüyoruz. Oysa ki tarih, bıçakla kesilecek kadar kesin sınırları olan bir durumun adı olamaz. Toplumun üzerini örten değerler, zihniyetler, inançlar ve davranışlar bir ay veya bir yıl gibi insanlık tarihi için çok kısa sayılabilecek zaman dilimleri içerisinde değişemez. Yeniliğe açık olan toplumlarda teknolojik ve ekonomik değişmelerin kabulü daha kolay olsa da, kültürel ve sosyal alanda (yani değerler alanında) ki değişiklikler aynı hızda gerçekleşmeyebilir. Bu olgu, değişimin çok hızlı olduğu günümüz toplumları için de geçerlidir.
Dahası, tarihteki mevcut iktidar değişiklikleri de doğal olarak toplumsal hayat ve insanlık ile doğrudan ilişkilidir, fakat bu değişimin özümsenmesinin belli bir zamanı aldığı ortadadır. Marx bunu ünlü eseri “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde şöyle ifade eder:
          
“...İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer yeni kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.” (Marx,1976:13-14)

Marx bu “geçiş”i yerinde bir örnekle, yeni bir anadil öğrenmeye benzetir. Anadil unutulmaya başlanıp bu yeni dil konuşulduğunda, yeni dilin özü ve ruhu da özümsenmiş olur. Yani kısacası Marx, değişimin sosyal süreçlerinin altını çizdiği gibi, bunun ancak belli bir zaman aralığında “özümsenebileceğini” de belirtir. Fakat bu “özümseme” her ne kadar bir “değişme” gibi dursa da “ölmüş kuşakların” gölgesi bu “dönüşüm”ün üzerindedir, çünkü tarih kesintisi olmayan bir süreçtir. Kaldı ki, tarih dün değildir, onun süreçleri arasında kopukluk yoktur. Kültür buna izin vermez. Burada anahtar kavramlar “süreklilik” ve “başkalaşma”dır, böylece bu bize, tarih ve sosyolojiyi birlikte kullanabilme imkan ve kolaylığını sağlar.
Öte yandan, tarih, bir yönüyle de “geçmiş”tir. Geçmiş sanki o an yaşanıyormuş gibi sürekli canlandırılmak üzere bir kenarda bekletilir. Gerilim zamanları, önemli günler ya da sıradan bir zamanda karşımıza çıkarılan semboller de yine bu zihinlerde çağrışım yapmak üzere bir kenarda bekletilen tarihten izler taşımaktadır. Sembolün çağrıştırdığı tarihsel geçmiş veya kişilik, politik topluluğun iç dinamiğini sağlamlaştırıcı etkenlerden biridir. Fakat “geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘gerçekte nasıl olduysa, öyle’ bilmek değildir” (Benjamin,1995:35). Tarih üzerine yapılan “objektiflik” tartışmaları da zaten bu nedenle, bir türlü küllenememektedir. Yine de, bir yönüyle tarihi, dolayısıyla geçmişi çağrıştırması bakımından politik semboller, akıp giden zaman içerisindeki sürekliliği, ama bundan daha önemlisi bu süreklilik içerisindeki bireyin üstlendiği “görev”i kesintisiz hatırlatır.
Meselâ toplumun geneline (/ortodoks zihniyet) göre imal edilip popülerleştirilen ve sembolik bir anlam kazanan “bayrak inmez, ezan susmaz” söylemi buna güzel bir örnektir. “Bayrağı indirmeme”, “ezanı da susturmama” görevi biçilen sıradan insan, geçmişten/tarihten devraldığını düşündüğü “misyon”u leke sürdürmeden, kirletmeden, bir süreklilik içerisinde, geleceğe aktarma işini üstlenir ya da üstlenmiş gibi davranır. “Görev”i çağrıştıran her türden politik sembol ya da söylem, birey için dokunulmazlık katına yükselir. Topluluğun bireyleri, günlük hayatta karşılaştıkları politik sembollerin yaptığı çağrışımlar neticesinde sık sık bu görevlerini hatırlarlar ve yoldan çıkmış ya da düşman gördüklerini sürekli “saygıya” çağırırlar. Bunları sembolik anlamlarından sıyırdığınızda geriye tarihsel yüzleri kalır. Ve bu tarihsel yüz, aslında, tarihi unutmak istemenin sonucu olan bir tavır alıştır; bu tavrın çıkış noktası “kolektif bir histerinin” yarattığı “nevrotik (yani hastalıklı)” bir toplumsal reflekstir (Akçam,1998:21-31). Tarihin bir bölümünün hafızalardan silinmeye çalışılması, geçmişteki olumsuzlukların hatırlatılmasına karşı duygusal bir tepki doğurur. Geçmişe yönelik düşünme yeteneksizliğinin başladığı bu noktada, hatırlanmak istenen geçmiş, sadece olumlu yönleri barındıran, kahramanlıklarla dolu destansı bir geçmiştir.
Böylesi bir sürecin sonunda topluluğun bireyleri tarihsel misyonlarını yerine getirip musubeti defetmenin huzuru ile köşelerine çekilirken, Walter Benjamin’in “vakanüvis”i tarihi yazmaya devam eder: Olaylar arasında büyük küçük ayrımı gütmeden anlatır; bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş olmayacağı gerçeği doğrultusunda davranır; kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi her anıyla anlatılabilir bir nitelikte görür; yaşanmış anlardan her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüştürülür, yani mahşer gününün gündeminde olan bir alıntıya...(Benjamin,1995:34). Kısacası vakanüvis tarihi, “geçmişte nasıl olduysa öyle” bilinecek hale getirir. Aslında bu, içeriksiz bir tarihtir ve kutsanacak tarih içerikten yoksun olmak zorundadır. Vakanüvis kafa karıştırıcı ayrıntılara girmez. Sloganlaşacak ve sembolleşecek nesnelerin kutsanmasıyla destanı yazılacak bir tarih, manipüle edilecek topluluklar için en pratik yollardan biridir. Ve yukarıda Marx’ın da belirttiği gibi, insanlar yeni bir şey yarattıklarını zannettikleri anda bile, geçmiş kuşakların geleneklerinin ağırlığı beyinlerine çökmüş durumdadır. Hem de tarihsel/kutsal bir misyon'nu yerine getirilmiş olmanın "tadına doyulmaz" duygusuyla birlikte...
KAYNAKLAR: 
AKÇAM, Taner (1998): "Tarihimizi Tabulaştırma Nedenleri ve Sonuçları”, Birikim, Mart-1998, Sayı:107, Syf:21-31
BENJAMIN, Walter (1995): Pasajlar, (Çev: Ahmet Cemal), Yapı Kredi Yayınları
CASTORIADIS, Cornelius (1997): Marksizm ve Devrimci Kuram/Toplum İmgeleminde Kendini Nasıl Kurar?, Cilt I, (Çev: Hülya Tufan), İletişim Yayınları, İstanbul
MARX, Karl (1976): Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, (Çev: Mihri Belli), Sol Yayınları, Ankara





* Poiesis: Yaratı; yaratım; yaratımsal.

31 Mayıs 2013 Cuma

BÜYÜLÜ BİR KELİME: AHLÂK



Ahlâk kelimesi günümüzde, sıklıkla tekrarladığımız bir ezbere dönüşmüş durumda. Kelimenin çekiciliğinin, ifade ederken hep başkalarının "ahlâksızlığı"na yaptığı vurgu nedeniyle, dayanılmaz bir cazibeye de sahip olduğu söylenebilir. Bu sebeple, başkalarının "kötülük"lerini zikretme sevdası, burnumuza kadar rezilliğe batsak da başkalarının "ahlâksızlığı"nı keyifle anlatma lezzetiyle kolayca birleşebiliyor. Bunda ahlâkın, vicdan gibi kaygan bir zeminden güç almasının da payı var elbette... Çünkü vicdan, kolaylıkla "gayrı ahlâkî" bir durumu, "ahlâkî" yapma ve gösterme kudretine de sahip olabiliyor.
Diğer taraftan, ahlâk ve onun dayanağı vicdan, tek tanrılı dinlerden önce de yeryüzünde vardı. Üstelik, günümüzde olduğu gibi, hiçbir dinin tapusunda da değildi. Antik Yunan filozofları ve onların metinleri bu konunun en güzel örnekleridir. Oysa ki, tek tanrılı dinler gelince, ahlâkı ve vicdanı kendi inanç motifleriyle doldurdular ve diğer yorumlara sıkıca kapattılar. Artık "iyi ve ahlâklı insan" "iyi" bir Hıristiyan/Müslüman olmaktan geçmekteydi. Bunun üzerine 1900'lerde bir de etnisite yorumu eklendi. Böylece ahlâk ve vicdandan oluşan bu ikili, bu kez de etnik ve kültürel anlamda yeniden dizayn edildi.
Bugüne geldiğimizde ise, kendi ülkemizin de içinde bulunduğu  Doğu toplumlarında ahlâkın içeriğinin, din, gelenek ve etnisiteler tarafından sımsıkı doldurulduğunu, alternatif yorumlara kapalı kültürel bir çuvala tıkıldığını görüyoruz.  Bu içeriğin özü, cinsellik, kadın bedeni, bireysel davranışlar, giyim-kuşam vb. gibi bir takım ahlâk kavramına uzak, dinî ve geleneksel toplum özlemlerine yakın durduğu gibi, "güzel davranışlar" şeklinde ifade edilen muğlak, otoriter, dışlayıcı ve homojenleştirici anlamları da içerisinde barındırıyor. 
Bir insanın "iyi" ile "kötü"yü ayırabilmesi için Büyük Anlatılar'ın süslediği bir üst yoruma ihtiyaç duymamasına rağmen, bu anlatılar, kendi toplumsal düzenlerini dayatabilmek, sosyal kontrolü sağlayabilmek, sapmaları önleyebilmek için insanlar üzerinde baskı mekanizmaları oluşturuyorlar. Bu ve benzeri baskılar sonucunda, farklılıklardan ziyade benzerliklerin altının çizildiği, homojenleştirici, kendi yorumu dışında hiçbir yoruma yaşam hakkı tanımayan otoriter insanlardan oluşan toplumsal yapılar ortaya çıkıyor. Kişiler bunu, toplumsal düzen ya da din adına yaptıklarını düşünerek motive oluyorlar.
Bu kişilerin oluşturduğu böylesi toplumlar da, en çok, o toplumların rantını yiyenlerin (yani egemenlerin) işine geliyor. Toplumsal sorunları, "bir ahlâk sorunu" ambalajında sunduğunda, resmî güvenliğe ihtiyaç kalmıyor. Yanındaki arkadaşın zaten ahlâk zabıtası/muhbir'in rahatlıkla olabiliyor.

16 Mayıs 2013 Perşembe

HEIDEGGER'de ANLAM, SÖZ ve DURUM

Martin Heidegger, içinde bulunduğumuz durumu, burada-oluşumuzu bir “fırlatılmış/bırakılmış” olma durumu olarak bize "açtığı" şeklinde ifade eder. işte anlama, bu bırakılmış varlığın özelliğini bize daha yakından göstermelidir. Ancak Heidegger felsefesinde anlama, "anlama" anlamına değil de önde bulunan, yöneten, yapabilmek anlamına gelir. Çünkü bir insan, öncelikle yapabildiği işi anlar. Bu sebeple varoluş, bir yapabilmedir. Varlığın kendi olanaklarını tasarlayabilen, yaratabilen ve gerçekleştirebilen kimse, ancak bununla “anladığını” gösterir. Bu da kendini tanıma, kendi gücünü deneyerek ne kadar başarabileceğini anlamakla, denemekle olur. Kendi yapı plânını kendisi kuran, bu plânı özgürlük içinde tasarlayan ve gerçekleştiren, bunu da geleceğe yönlendiren insan varoluşunu anlaşılır kılar. Kendi öz plânını yapamayan, kendisine başkalarının sunduğu imkânları kullanan insan, öz yaşamını sürdüremeyecektir. Dahası insan, durmadan belli sınırları aşan tasarıları plânlar, bu nedenle insan yaşamı ileriye giden bir süreçtir. Varoluş sürekli bir aşamadır.
Anlamadan bir üçüncü varoluş biçimi daha çıkar: Söz (Rede). Söz, her dilden önce gelen ve konuşmayı olanaklı kılan şeydir. Söz'ü meydana getiren de “anlık”tır. Söz, karışık ve düzensiz olanı düzene sokar, dile gelir duruma getirir. Söz ayrımlaştırır, saptar, kavramlar kurar. 
Ama söz içinde bulunulan durum'dan ve anlama'dan ayrılırsa salt bir lakırdı olur. Durum ise insanın (Dasein-burada-olma) fırlatılmış olduğunu gösterir; oysa anlama bizlere varlığın olanaklarını, tasarılarını özgürlük içinde gerçekleştirebilen bilinci gösterken; söz de önünde giden olayları dile getirmek yeteneğini ortaya çıkarır. Sonuçta bu üç basamak içinde ilerleyen varlık (sein) kendini ortaya koyar.