7 Temmuz 2012 Cumartesi

DERSİM’İN YOZLAŞMAYLA İMTİHANI

Kültür ve inanç kavramlarının zirve yaptığı bir çağdayız. Bu iki kavram yeri geliyor bütün insanî sorunların üzerine çıkıyor, onları örtüyor, öteliyor, önemsizleştiriyor ya da bu sorunların görmezden gelinmesini sağlıyor; yeri geliyor bütün hak taleplerinin biricik çıkış noktası olarak insana ait diğer tüm talepleri bir çırpıda basitleştiriyor. Dahası, çoğunlukla yerel savaşlar, politik çekişmeler ve çatışmaların da mimarı bu iki kavram oluyor.
Öyleyse bu saatten sonra kültür ve inancın önemsiz kavramlar olduğunu söyleyemeyeceğimize göre, burada temel bir problemin altını çizmemiz gerekiyor. Kültür ve inancın tarihsel olarak algılanması, kanımca, yaşadığımız dönemin asıl problemini oluşturuyor. Öyle ki bu algı, kültürün ve inancın tarihin bir anında donmuş kalmış, sabit ve değişmez bir nesne gibi görülmesini sağlıyor. Oysa bu kavramların tarihselliği, geçmişten yığıla yığıla gelmesinden, geçmişin vaktiyle bir kültürel birikim yaratmasından, aynı birikimin kişilerin bulundukları kültürel ve inanç sistemine kök salmasını sağlamasından ve bu getirilerin süreç içerisinde sahiplenilip bir miras gibi algılanmasından kaynaklanıyor. Böylelikle insanlar da gözünü açtığında bulduğu kültürel veya inançsal figürleri, saflaştırıp öteki kuşaklara aktarma derdine düşüyor. Halbuki bu kavramlar da her durumda ve her şekilde bir değişim/dönüşüm yaşıyor ama bu değişim/dönüşümün süresi bir insan ömrünün önemli bir kısmını kapladığı için, hele ki kavramlara kendini adamışlar açısından, bu değişimlerin fark edilmesi oldukça zor oluyor. Hatta fark edildiği anda bile, aynı tarihsel algı sebebiyle, kültürel ve inançsal değerlere daha sıkı sarılma gibi tepkisel bir durum da ortaya çıkabiliyor. Değişim denen şey kabul edilse bile, buradaki kontrol ele alınmak isteniyor. Bu da zaten muhafazakârlık oluyor.
Üç buçuk yıldır Tunceli/Dersim’de yaşıyorum. Şehrin politik havasında son iki yıldır olan bitenlere dışarıdan bir göz ile baktığımızda, çok bildik ve dikkat çekici bir seyir ile karşılaşıyoruz. Taşralı muhafazakârlığının etkisiyle Batı’daki ufak il ve ilçelerdeki “küçük yer” psikolojisinin, yine son iki yılda üniversitenin açılmasıyla nüfusu 5 bin kişi artan Dersim’de de oluşmaya başladığını gözlemliyoruz. Bu psikoloji, dışarıdan gelenin farklılığını ön kabul olarak ele alan, tüm dış unsurları bozucu, yozlaştırıcı (hatta düşman) gören, her türlü olumsuzluğun ihalesini “farklılara” çıkartan, bulunduğu yerin değerlerini sadece dil ve etnik temelli bir kültür veya din/inanç söylemleriyle şekillendiren, değişime/dönüşüme karşı bir kültür ve inanç halesi yaratıp süreç içinde ne kendisinde, ne de bu kavramlarda hiçbir değişim olma“-mış gibi” yapan kısır bir yapı üzerinde yükseliyor. Bütün bu gelişmeler de, özellikle kültürün tarihsel olarak algılanmasına neden oluyor. En temel özelliği değişim olan kültür, tarihsel bir varlık gibi durağan, değişmeyen, sabit biçimde ele alınıyor. Dünya tarihinin gördüğü en hızlı değişimlerin yaşandığı bir dönemde kendisi dahil her şey değişirken, kültür ve inanç yapılarının aynı kaldığını/kalması gerektiğini düşünen bu zihnî algı sonucu ortaya çıkan bir takım gelişmeler de bize, Türk muhafazakârlığının tadına doyamadığı konulardaki ahlâkçı dilini anımsatıyor. Ne tesadüf ki bu dilin sonunda ortaya çıkan örnekler de bire bir aynı.
Doğal olarak bu algı sonucu oluşan tepkilerden Dersim’de farklı olan herkes nasibini fazlasıyla alıyor. Bazen farklıları şehre taşıyan üniversite protestoların odağı olurken, bir misyon adına üniversitenin kurulduğu ve “Dersim kültürünü yozlaştırmak için cemaatleşmenin merkezi” yapıldığı söylemi sürekli işleniyor. Aynı tavır, birahanelere dışarıdan getirilip çalıştırılan 8-10 kadının koca bir şehrin ahlâkını ve kültürünü bozduğu, yozlaştırdığı algısıyla yine kendini ayakta tutmaya çalışırken, tüm olumsuzlukların (“ahlâksızlıklar”, “fuhuş” deniyor), hatta boşanmaların ihalesi de bu kadınlara çıkarılıyor.
Hatta hikmeti kendinde saklı bir hesapla “Dersim’de son bir yılda 100’e yakın aile bu kadınlar yüzünden boşandı” denilirken, farkında olmadan insanların (özellikle kadınların) boşanma hakları, meşruiyet alanı dışına itiliyor. Sağ muhafazakârlığın kutsal ailesi, kültürel yozlaşmaya karşı üretilen sol söylemlerde de hayat bulabiliyor. İlginç olan, bu eril dilin kadınlarca da sahiplenilmesi. “Kadın bedeninin sömürüsü”nün alt yapı oluşturduğu bu söylemler böylelikle, kadını ailenin (dolayısıyla evin) kutsal direği olarak gören, mekânın da kutsal ev olduğu katı ve eril bir ahlâkçılıkla da el ele ilerliyor. Kadın bedeni sağ literatürün namus, mahremiyet, iffet aracı olurken, sol literatürde de kültürel yozlaşma merkezli bir ahlâkçılığın söylem ve manevra alanı haline geliyor. Tabi ki, bu değerlerin bekçiliğine de erkekler soyunuyor. Politik hareketliliğin “kültürümüz, inancımız elden gidiyor” söylemiyle canlı tutulmaya çalışıldığı bu süreçte, farklılıkların karşılaşmasından doğan/doğacak olan değişimden korkuluyor. Sonunda da farkında bile olmadan değişim içinde doğup ölen tüm nesiller hiç değişmeyecek zannıyla bir kültürün koruyuculuğuna soyunuyor.
Bu iki “yozlaştırıcı” gelişmenin yanına, bir de “balici gençler” efsanesi ekleniyor. “Efsane” diyorum çünkü, büyük şehirlerdeki isim babalarının yanlarına çırak olarak dahi almayacakları birkaç sokak serserisine bu şehirde “balici” deniyor. Tanım yapmanın yanlışlığının bilgisiyle de olsa ilginçtir, akşam ailesinin evine yatmaya giden, babasının cebine harçlık koyduğu, okula devam eden, üstü başı düzgün bu “balici gençler” şehirdeki politik grupların doğrudan hedefi oluyor. Yine muhafazakâr literatürden iyi bildiğimiz bir yöntemle önce bir sorun yaratılıyor, sonra Dersim’in yozlaşan yüzünü temsil ettiği düşünülen bu gençler üzerinden, ucu devlete de dokunan, kültürel yozlaşma ve asimilasyon karşıtı politikalar üretiliyor. Üniversite, birahanede çalışan kadınlar, “balici gençler” tedirginliğiyle şehir daha da içine kapanıyor. Nihayetinde de politik gerilim, özünü erilliğin oluşturduğu akaik değerleri zirveye taşıyor.
Oysa ki bizler, hedef saptıran, toplumun gazını kapkaççılar ve baliciler üzerinden almaya çalışan “beyaz türk” politikalarının hiç de yabancısı değiliz. Uzun bir dönem tüm medyada, bütün melanetlerin kaynağının bu gençler olduğu adeta zihinlere kazındı mı? Dahası, ahlâkı ve yozlaşmayı sadece kadın ve cinsellik üzerinden tanımlayan muhafazakâr yaklaşımları da iyi tanıyoruz. Bu yaklaşım kadını “meta olmak”tan kurtaracağım diye, kamusal alanın dışına iten riyakâr anlayış değil mi? Sadece kadın bedeni üzerinden açıklanan ve oradan bir şehrin yüce ahlâkına uzanan yolu kaç defa daha geçeceğiz? Kısacası, Dersimli dostlarımızın bütün bu olanlara kendi pencerelerinden bakmayanları “kültürel emperyalistler” ya da “yoksa sen de mi bu birahanelere gidiyordun” bayağılığı ile karşılamadan önce bazı konuları biraz durup düşünmeleri gerekiyor.
Şimdi ise birahanelere konan ses bombalarından ve yoğun protestolardan sonra kadınların şehirden çıkarılmasıyla tüm şehir artık derin bir nefes almış durumda. Peki sırada kim/kimler var? Aslında bütün bu olaylar bize yozlaşmanın uzaklarda değil, politik düşüncede aranması gerektiğini, bir zamanlar evrensel değerler peşinde koşan sol' un yerel (/etnik) tercihleri sonucunda düştüğü durumun hâl-i pür melâlini de gösteriyor. Şiddet potansiyelini her daim içinde taşıyan, sürekli hayali bir geçmişe öykünen, folklorik ve otantik olanın dışında herhangi bir değer üretememiş, üretmek gibi de bir derdi olmayan, sabit bir kültür ve inanç algısının zamanı anlamaktan uzak olduğunun artık bilinmesi gerekiyor. Ve maalesef içe kapanma her yerde özgürlük değil, zorbalık üretiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder