7 Temmuz 2012 Cumartesi

SIRADAN FAŞİZMİN SANAL SURETİ

İnternet kafeler ile ADSL’in yaygınlaşmasıyla birlikte artık interneti kullanmayanın garip karşılandığı, hatta “bir mail adresin yok mu?” sözleriyle küçümsendiği bir dönemi yaşıyoruz. İnternete olan bu yoğun ilginin, web sitelerini de son yıllarda artan bir oranda çok farklı konularda yayın yapmaya, üyelerine değişik hizmetler vermeye yönlendirdiği de görülüyor.
Bu hizmetlerden belki de en ilgi çekici olanı ise, site üyelerinin yayınlanan haber ve değerlendirmelerle ilgili yorumlar yapma imkanına kavuşmaları olduğu söylenebilir. Artık hemen hemen her haberin veya makalenin altında onunla ilgili üye yorumlarını bulmak mümkün olurken, çoğu kez bu yorumların haberden daha fazla ilgi çektikleri de dikkatlerden kaçmıyor. Sisteme kolayca üye olabilen bu sanal topluluklar, bazen haberdeki yoruma kızıp, bazen yorumun yorumuna kızıp ama sonunda bir şekilde eleştirilerini yorum alanlarında “özgürce” dile getiriyorlar. Hatta bu yoğun ilgiyi sezen web siteleri de en çok okunan, yorumlanan haberlerin veya en çok yorum yazan üyelerin bir “toplist”ini bile yapıyor ve yarın kimsenin anımsamayacağı bir rekabet ortamında herkesin kendi “enlerini” oluşturmaları sağlanıyor. Günlük, hatta dakikalık” liste başı yorumcu” olma zevki tadılıyor.
Bu aşamadan sonra haber, haber içeriğinden sıyrılıyor artık o haberi tıklayan insanlar öncelikle ne yorum yazıldığına bakıyor, sonra da kendi yorumuna ne gibi yorumlar yazıldığının amansız iz sürücüleri haline geliyorlar. Sonuçta bu tabloya keyifle bakan internet sitelerinin yöneticileri de kendi “tıklanma” oranlarıyla, gazete satışlarını karşılaştırıp medyadaki “güç olma” dengesini kendi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar. Böylelikle çığ gibi büyüyen bu sanal üyeler ve onların halkın hislerine tercüman oldukları  değerli yorumları internette önemli bir yer işgal etmeye başlıyor.
İşte hepimizin sıklıkla rastladığı, hatta çoğu kez “ne yazmışlar acaba” diye şöylece bir göz gezdirdiği bu sanal yorum alanlarının, sıradan insanın hissiyatını gözler önüne sermesi açısından önem taşıdığı söylenebilir. Bunu anlamlandırabilmek için de Hrant Dink’in katledilmesi sonrasında haber sitelerine yorum yazan “sağ duyu sahibi” Türkler’in yorumlarına dikkatlice bakmak gerekmektedir.
Mesela, cinayetin duyulmasıyla birlikte ilk yapılan yorumlarda “saldırının dış kaynaklı olduğu”, “ülkenin huzur ve istikrarının bozulmak istendiği”, “milliyetçiler hedef gösterilerek, ülkedeki ulusalcı dalganın kırılmak istendiği”, “ABD ve AB’nin Türkiye’yi güçsüz düşürmeyi amaçladığı”, “Türk olanın bunu yapmayacağı”, “Kerkük ve Irak konusunda ülkenin önünün kesilmesi” gibi hep zihinlerin bir köşesinde varolan ve hep kusuru “ellerde” arayan satırlar yazıldığı görülmektedir.
Asıl vahim durumun ise, katilin fotoğraflarının haber sitelerine düştüğünde ortaya çıktığı belirtilebilir. Fotoğrafa “dikkatlice” bakan gözler resimde “kara surat, pis sakal”, “doğulu tipi”, “Kürt tipi” görmekte, direkt söylemese de bu “bölücü” işin, “bütün bölücü eylemlerin tek sahibi” olduğu fikrinin işaret tahtası olan PKK’ya ait olduğunu sezdirmeye çalışmakta, taze gündem konusu Kerkük anımsatılmakta, bir yorumcu uzun bir Türklük söylevinden sonra “ülkücülerin top sakallı olamayacağından dolayı bu işin sol örgütlerce planlandığını” yazarken, ona destek veren bir diğeri ise “katilin bereyi uzun saçlarını gizlemek için taktığını, ülkücülerin uzun saçlı olamayacaklarını” işaretleyerek bizleri uzun saçlı erkeklerin ideolojik tercihleri konusunda aydınlatmaktadır.
Sanal alem yorumcuları bunları yaza dursun ilerleyen saatlerde katilin kimliği belli olur: Trabzon doğumlu, Ogün Samast… Katilin memleketi duyulur duyulmaz her daim kendilerine yedi düvelce komplo kurulduğunun ideolojik eğitimini daha küçük yaşlarda almış ülke insanı ani refleksle tepkilere başlar. Yazılan yorumlar bu sefer merkez değiştirir ve tetikçinin soyadından yola çıkılan yorumlar yapılmaya başlanır. Bir yorumcu “google’a ‘samast’ yazılmasını ve çıkan linklerin okunmasını” önerir, ona göre katil tam da yüce Türk komplosuna uygun şekilde “Yahudi”dir. Bir diğeri “Trabzon’da ermeni var mı” diye sormaktadır, kafası karışmıştır anlaşılan ama biri yardımına yetişir ve bulanıklığı giderir “katil bir rum!”
Tabi Trabzon kelimesiyle birlikte yurt sathına yayılmış Trabzonlular alınganlık krizine girmeye başlamışlardır bile. Ama bu şehrin alınganlığının başka bir şehre benzemediği de yine yorumcularca doğrulanır şekilde satırlara yansır. Site üyeleri genelde “Trabzonlular’ın delikanlılığını ve milliyetçiliğini”, “ülkeye bağlılıklarını”, “arkadan adam vurmayacaklarını”, “bu işin Trabzon’da bir Rum Pontus devleti kurmak isteyenlerin oyunu olduğunu”, “Ermeni diasporasının parayla adam satın aldığından”, “Trabzon üzerinden milliyetçi cephenin parçalanmak istendiğinden” bahsedilir. Bir yorumcu ise bu koroyu bozan ve sürekli “vatan hainleri” yaftasıyla suçlanan cılız sesleri Trabzon’a çağırır “gelin de burada konuşun!” Hatta birisi vatan haini bellediklerini “nazikçe” uyarır, “dikkat et takibe alındın.”
Öte yandan bu kadar haber akışına rağmen dikkati çeken en genel ifade ise en baştaki, belki de üzerine düşünülmesi yüzyılı bulacak, kimliksel ve sembolik yargının değişmemiş olmasıdır: “Türk arkadan vurmaz”, “ülkücü adam öldürmez”, “Müslüman cana kıymaz”… Ayrıca, bu yargı o kadar çok yorumda aynı şekliyle yer almaktadır ki insan yazanların hep aynı kişiler olduklarını bile düşünmeye başlayabilir.
Saatler geçer, katil yakalanır. İfadesinde “internetten Dink’e ait yazıları okuduğunu, ‘Türk kanı pis kan’ dediği için onu öldürmeye karar verdiğini, aynı gün Cuma namazını kıldıktan sonra, yazara arkadan bir metre yaklaşıp, ensesinden vurduğunu” belirtir. Bir görgü tanığı ise katilin “bir Ermeniyi öldürdüm” diye nara atıp olay yerinden uzaklaştığını açıklar. Bütün bunlardan sonra bile bir gazetenin sorumsuzca attığı başlık yorumcular arasında coşkuyla karşılanır ve sıradan faşizmin hissiyatını milliyetçi vicdanlarda temizler: Katil Ermeni Çıktı!
Yıllar yılı okumuş, yazmış, öğrenmeye çalışmış aydınlar bu ülkede “oturdukları yerlerden yazmakla”, “boğazda rakı içip yurt meselelerine yabancı” olmakla suçlandılar. Onları suçlayanların ideolojik tedrisatından geçmiş bu sanal yorumcular beş cümleyi geçmeyen fikriyatlarıyla, garip nick’leriyle, içerikten yoksun kaba, Türkçe ve imlâ özürlü satırlarıyla, yemek içmek gibi doğal, dost sohbetlerinde sarf edilen sözler kadar bildik, her daim açıkça sövgüye, tehdide ve şiddete dönüşebilecek cümlelerdeki sıradan faşizmleriyle her an karşılaşabileceğimiz kadar yakındalar. Fakat asıl umut kırıcı olan, bu insanların yazdıklarına gerçekten inanmaları ve bunun nasıl çözülebileceğini düşünme işinin, maalesef yine bize düşmesi!

1 yorum:

  1. Warhol'un '15 dakikalık ün' fenomeninden yola çıkılarak, 'Haftanın yorumcusu orgazmı' diye bir yenisi geliştirilebilir sanırım. Klavye başında da olsa her bireye kısa bir an için 'Tanrı'lık şansı veren bu yapılanma bana 'Black Mirror' dizisini anımsattı bir parça.

    Bu arada Sadri Şener'in Burak Yılmaz'ın Galatasaray'a transferinden sonra benzer bir 'her yanımız düşmanla çevrili' paranoyası şaşırtıcı derecede yazıda bahsi geçen 'düşman yaratma' yatkınlığımız ile örtüşmüyor mu ?

    Yazıyı diğer yazıların gibi bir solukta okudum. 'Durmak yok, yola devam' :))

    YanıtlaSil